Eylül 30, 2006

Spelling with zombies


Zombie Letters from e-zombie.com

Eylül 24, 2006

eNSTaNTaNeLeR 1

* Gözleri görmezlikten gelen adam.

* Aramızda kara paranın lafı mı olur!

* Her şey için çok geç.

* Keşkelerle büyüdük, meğerlerle ölüyoruz...

* Biz ne zaman içsek, seksüt içeriz abi!

* Made in world.

* İşim var , gücüm yok!

* Proje Kasarım

* Yanlışsamalar Kitabı

* Rengâhenk

* Kitabiyat

* SuperPacMan

günün (s)özü 9


Prenslerle prensesler rüya fakirleridir.

üç-dört-iki


bisiklet sürmeye üç tekerden başlarsın,
derken büyüdüğünün farkına varırsın...

dört tekerli bir bisiklet alırsın,
iki tekeri yedek olan...

artık cesaretini gösterme zamanın gelmiştir,
atarsın o yedekleri bir köşeye...

neden olmasın!
cambazlar da bilmiyordu...

Eylül 19, 2006

Avrupa'dan Yaratıcı Reklam Yazıları



* İsviçre,Zürih havaalanında...

Sorry, airport fans.
Zurich has the shortest transfer times.


* 'Folio' yayınevinin tren istasyonundaki afişi...

Rien ne vous transporte comme un folio.
(Hiçbir şey sizi folio gibi taşıyamaz.)

* '8X4' ün metronun içerisine yerleştirdiği askılık...

Ce metro s’arrete a toutes les stations.
Ce deo ne s’arrete jamais.


(Bu metro bütün istasyonlarda duruyor.
Bu deodorant durmak bilmiyor.)

* Su müzesinde suyun önemi anlatılıyor...

De l’eau pour tout
De l’eau partout


(Herkese su
Her yerde su)


* Yaratıcı bir cafe ismi...

Pass' port

Avrupa Reklamına Çıplak Bakış


İki aylık yurtdışı gezisi sırasında Avrupa (Fransa ve İtalya) reklamlarını çıplak gözle görme fırsatım oldu. Aldığım notları ve gözlemlerimi derleyerek ilginize sunuyorum.

. . . Buyrun Reklam Arasına. . .

- Fransızlar Dünya kupasının final öncesini; İtalyanlar ise doğal olarak final maçı sonrasını çok iyi kullandılar. Türkiye’de ise Coca Cola’nın Malta maçı öncesi Almanya’ya gidemeyen milliler için yaptığı jest anlamlı ve başarılıydı. Sahaya çıkan milli futbolcuların gördüğü hayali destek onları ve ekranları başında maçı seyreden Türk halkını motive etmeyi başardı.

- Fransa’da McDonalds’ın Burger King’e, Coca Cola’nın Pepsi’ye, Nike’ın Adidas’a, Hertz’in Avis’e karşı reklam kampanyalarının yoğunluğu bana göre tartışılmazdı. Pepsi reklamları yaratıcılıktan uzak ve iticiydi. Herhangi bir Burger King kampanyasını görmek nasip omadı. Ayrıca; Milano’da metro durağı misali adım başı bir McDonalds’a rastlamak gayet mümkün.

- Özellikle Paris’te Nike, Coca Cola, Unilever(Dove), Fiat(Grande Punto), Renault, Peugeot, Lacoste...vb gibi dev markaların reklamlarının globalliği ile McDonald’s, Lu, Evian...vb gibi gıda üzerine kurulu hızlı tüketim mallarının reklamlarının yerelliği dikkatimi çekti.

- İtalya’da tramvaylar ve otobüsler reklam mecrası olarak yoğun bir şekilde kullanılıyor. Otobüslerin beyaz olması işi biraz kolaylaştırıyor; çünkü beyaz fon üzerine cesaretin ve yaratıcılığın arttığını düşünüyorum.

- Avrupa’nın çoğu ülkesinde hızlı tren(TGV) istasyonlarındaki raketler ve özenle yerleştirilmiş reklam panoları çok işe yarıyor. Türkiye’de tren istasyonları için şimdilik erken olsa da otobüs terminalleri daha etkin bir şekilde kullanılabilir.

- Michelin’in Avrupa’yı ziyarete gelen turistlere yönelik turizm rehberlerine ve yol haritalarına olan desteği akılda kalıcı ve mantıklıydı. Gördüğünüz yol kitapçıklarında kapakta yer alan ‘Michelin ikonu’ tüketiciyle bağ kurmasını fazlasıyla başarıyor.

- Fransa’da reklam tabelaları, raketler, billboardlar, ışıklı göstergeler, reklam yazıları… hiçbir şekilde gözleri yormuyor ve görüntü kirliliğine yol açmıyor.

- İtalya’da reklam panolarının çok fazla karalandığını ve boyandığını farkettim. Hiphop kültüründen nasibini reklam sektörü de epey alıyor. Görüntü kirliliğine yol açan hiphopçılar belli ki reklamlardan haz almıyor.

- Avrupa medyasında reklam mecrası olarak haftalık ve aylık dergiler günlük gazetelere oranla daha çok kullanılıyor. Bunun nedeni de istenilen hedef kitleye daha rahat ulaşılması ve reklam boyutunun büyüklüğünün reklam verene daha cazip gelmesi diye düşünüyorum.

- Büyük bankaların sanata(restorasyon, sergi, gösteri...) olan çeşitli sponsorlukları sayesinde sanat kendi ayakları üzerinde durabiliyor. Özellikle mimariye verilen değer, şehirlerin tarihi dokularını korumalarını sağlıyor.

- Fransa’da kola, bisküvi, çikolata makinaları dışında su makinasının da kullanımı çok yaygın. Türkiye’de pek uygulanmıyor; halbuki metroda, alışveriş merkezlerinde, önemli caddelerin köşebaşında hem satış hem de pazarlama açısından iyi iş yapardı.

- Ferrari markasının büyüklüğünü Ferrari Store’da fazlasıyla anladım. Ferrari kendisini markadan da öte bir şey olarak konumlandırmış. Yakında ‘marka üstü güç’ ya da ‘marka benliği’ gibi yeni bir kavram çıkabilir. Kıyafetten, ayakkabıya; oyuncaktan, kırtasiye malzemelerine kadar ismini bir güzel(!) kullanıyor.

- ‘Tour de France’ sayesinde bisikletle birlikte sürücüleri de birer reklam mecrası haline gelmişler. Sokakta her an hırsla pedal çeviren rengârenk birisini görmek mümkün. Bu bağlamda; geleneksel hale gelen ‘İstanbul Avrasya Maratonu’ tüketicilere yakın durabilmek için eşsiz bir fırsat!

- İçki, otomobil ve prezervatif reklamlarının yaratıcılık rekabetleri hat safhadaydı.
Özellikle Heineken, Durex ve Peugeot işleri görülmeye değerdi.

- Modanın kalbinin attığı Paris ve Milano, tekstil sektörünü saat, gözlük, parfümeri ve ayakkabı sektörleriyle harmanlayarak kadınları aksesuar yönünden süslemesini biliyor. Bunun farkında olan pazarlamacıların hinliklerini doğal karşılamak gerekiyor.

Eylül 14, 2006

the client(!)

If the client doesn't find your work satisfactory,
just show them a picture of their factory.

Temmuz 03, 2006

günün (s)özü 8

Beni benden alıp bensiz bırakan yâr;
Seni sana verip de sensiz kalamam yâr!

Haziran 26, 2006

Hayata Dair Sözler III

* Yoksul adam tavuk yiyorsa, ya adam hastadır, ya tavuk.

* Devekuşuna yük taşı demişler ben kuşum demiş, uç demişler deve uçar mı demiş.

* Dilenciye hıyar vermişler, eğridir diye beğenmemiş.

* Hayat güzeldir; ama sermaye eder seni.

* Gülersen dünya da seninle birlikte güler, ağlarsan yalnız ağlarsın.
'Oldboy'

* Aşkın ikamesi yoktur.
Aşk bir zamanlama işidir.
'2046'

* Yaratmak!
Herkesin imkansız dediğine inanmaktır.
Olabilir olduğunu bilen bir anormalin dışında.

* Ölüm varken biz yokuz, biz varken ölüm...
Öyleyse ölümden niçin korkuyoruz?

* Herkes anlayabildiği kadar yaşar ve anlayamadığı şeyleri umursamadan ölüp gider...

* Salıncağı olmayanlar sapanı oyuncak bellemişler.

Hayata Dair Sözler II

Hayatın tanıklarını dinlemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz...

Güneşe bakarsanız gölgeleri göremezsiniz.
Helen Keller

Öğüt vermek kolay, örnek olmak zordur.
La Rochefaucauld

Herşey olur... Herşey unutulur... Herşey yoluna girer... Hiç kimse herşeyi açıklayamaz... Eğer herkes herkes tarafından herkes için söylenen şeyleri bilseydi, kimse kimseye birşey söylemezdi.
Honataux

Olgun insan güzel söz söylemesini bilen insan değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyebilen insandır.
Konfüçyüs

İnsanlar görevlerini yapmanın kendilerini mutlu edeceğini, mutlu olmanın da bir görev olacağını öğrenselerdi, daha iyi bir dünyada yaşarlardı. Bir insanın mutlu olması başkalarının da mutlu olmasını kolaylaştırır.
John Labback

Üç şey gizlenemez: Duman, aşk ve parasızlık.
Arap Atasözü

Her bildiğini söyleme, fakat her söylediğini bil. Söyleyecek yalan bulamayanların başvurduğu son çare gerçektir.
Marcel Lenoir

Gülemeyen güldüğünü sanır, gülemediğini anlayınca da güleni kıskanır.
Kızılderili Atasözü

Para her kapıyı açar fakat kilitleyemez.
Yunan Atasözü

Öğrendiklerini bir saat gibi cebinde taşı. İkide bir saati olduğunu göstermek isteyen insanlar gibi ortaya çıkarma. Eğer biri sana saati sorarsa söylersin, ama her saat başında sorulmadan saat kulesi gibi ötme.
Lord Chesterfield

En çabuk kuruyan şey gözyaşıdır.
Çiçeron

Dostlarını armağanlarla satın alma, armağan veremeyince onlar da seni sevmekten vazgeçerler. Emerson

Kimi insanlar yaşamda hiçbir amaca sahip olmadan yaşarlar. Bu gibi insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler. Onlar gitmez; ancak suyun akışına kapılarak akar giderler.
Seneca

İşin güç kısmı, adam olmak değil, adam kalmaktır.
Andre Mazerelles

İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.
Victor Hugo

Unutma ki ağzında bal olan arının kuyruğunda iğnesi vardır.
Lyly

Ümidini kaybetmiş olanın, başka kaybedecek şeyi yoktur.
Bolse

Erdem , iyiyi elde etme gücüdür.
Eflatun

Hayata Dair Sözler I

Hepimiz hayatın birebir tanıklarıyız. Hayata dair sözleri vardır tanıkların.
Bakalım neler demişler...

Fazla alçakgönüllü davranma, gerçek sanırlar.
Nazım Hikmet

Tevazu erkeğin süsüdür.
Konfüçyüs

Kaos benim en yakın arkadaşımdır.
Bob Dylan

Optimist olmak en iyi savunma biçimidir.
Rod Stewort

Yanıp kül olmak, solup gitmekten iyidir.
Neil Young

Güzellik gereksiz şeylerin temizlenmesidir.
Michelangelo

İnsan insanın kurdudur.
Hobbs

Hayat sen planlar yaparken başına gelen şeydir.
John Lennon

Kendi omzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki!
Nietzche

Yaşadığımız her an kendi hakkını ister.
Geothe

Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu uyanmaktır.
Emerson

Savaşın iyisi barışın kötüsü yoktur.
Benjamin Franklin

Türkler her şeyini feda eder, ama istiklalini asla.
Lloyd George

I don't agree with a word you say, but ı will defend to the death your right to say it.
Voltaire

Yaptığınız iş değilsiniz.
Cüzdanınızdaki para sizin kim olduğunuzu belirlemez.
Siz bankada duran paranız da değilsiniz, giydiğiniz kahrolası üniforma da.
Sadece dünya üzerinde şarkı söyleyip dans eden birer pisliksiniz.
Tyler Durden/Fight Club

Bazı insanlara sorsaydım bana daha hızlı at arabası yap derlerdi.
Henry Ford

This goodly frame-the earth
This most excellent canopy-the aire
What a piece of work is man!
How noble in reason
How infinite in faculty
In action how like an angel
In apprehension how like a God!
William Shakespeare

Marka Hevesi

Zaman gazetesinin cumaertesi ekinin alışveriş bölümünde Özlem Seller 'in yazısı dikkatimi çekti, bir kısmını paylaşmak istedim.

Yaz geldi, ekranlar reklamla doldu
Özlem Seller

'Sadece markaya yatırım yapmakla işin bittiğini sananlar kaybediyor. Kazananlar ise iyi reklâm yapanlar değil stratejik nokta atışı yaparak müşteriyi kendi tarafına çekenler oluyor. Eskiden ihtiyaçlar vardı, şimdi ise arzular var, tüketilen, tükettikçe yenisi icat edilen. Şirketler hem sadık müşteri istiyor hem de müşterinin sadakatini bozmak için elinden geleni ardına koymuyor. Televizyonu açıyorum, reklamlar. Vapura biniyorum reklamlar. Sloganlarına bakıyorum. Kelimeler farklı, mesajlar aynı: Arzular ve rahatlık. Kısaca marka sadakatine değil tüketimine odaklı. Hal böyle olunca markaya duyulan arzu da hevesten öteye gidemiyor. '


- Reklam sloganlarında ya da vaatlerinde gerçekten kelimeler farklı, mesajlar aynı mı?

- Herkes ürünlerinin tüketilmesi için mi çabalıyor; yoksa markasını yaratıp marka sadakatini sağlayabilenler var mı?

- Markaya karşı duyduğumuz şey sadece bir heves mi?

- Hedefteki tüketicilerin arzularını heves olmaktan çıkartıp yaşama tarzı haline getirmenin yolu iyi(!) reklamdan mı, yoksa stratejik planlamadaki nokta atışlardan mı geçiyor?

Kafam karıştı. En iyisi ben biraz düşüneyim...

entegrasyon(!) hali

Avrupa Birliği sürecinde 'entegrasyon' , ekonomide 'entegrasyon' paketleri derken biz de 'entegre' olduk sonunda...

Taksim-Kabataş 110 saniye!
Metro, otobüs ve deniz ulaşımında
''entegrasyon'' Kabataş' ta başlıyor!


Reklamlara dikkat çekerken dilimize çok çektiriyoruz.
İlanda 'entegrasyon' yerine 'birleşme, birleşim ya da bütünleşme' kelimeleri kullanılamaz mıydı?


Aynı etkiyi yapmadığını düşünebilirsiniz; fakat benim söylemek istediğim 'entegrasyon' un sağladığı anlamı başka sözcüklerle ve yöntemlerle sağlayabilmek.

Çünkü ilanda ''entegrasyon'' özellikle vurgulanmış. Biraz önce lise öğrencisi kardeşim 'entegrasyon' ne abi ya? diye sordu. Ben de metro, otobüs ve deniz ulaşımı birleştiriliyormuş dedim. Artık hafızasında nasıl kaldı bilemem, ancak lügâtına 'entegrasyon' girmiştir bir şekilde...

Burda benim dikkatimi çeken; ilanda 'entegrasyon' üzerine yoğunlaşmaları ve onu tırnak içine alıp özellikle kullanmaları. Onun yerine birleşme ve bütünleşme kavramlarından yola çıkarak 'birlik, beraberlik, bütünlük' gibi sözcük türevleri kullanılıp ilgi çekici bir görselle de bu yenilik anlatılabilirdi.

Böyle olmalıydı demiyorum tabii ki, sadece kaçak yabancı sözcüklerden arınmanın yollarından biri diye düşünüyorum.

Yarın bir gün sokakta 'Ulaşımda 'entegrasyon' işi iyi oldu.' diye duyarsak şaşırmayalım.

Farklı etki ve vurgularla dikkat çekmek için dilimizin daha çekeceği var desenize...

Hepsi...Pepsi...

Pepsi ’nin dünyaca ünlü starların(Michael Jackson, Janet Jackson, Gloria Estefan, Tina Turner, Rod Stewart, Rolling Stones, Ray Charles, Madonna, Britney Spears, Spica Girls, Pink, Ricky Martin, Jennifer Lopez, Beyonce, Mariah Carey, Christina Aquilera ve Tarkan) ardından R&B müzikte(!) Türkiye’de bir ilke imza atan Grup Hepsi ile müzik serüvenine adım atmasını Grup Hepsi’nin Türkiye’deki popülerliği, gençlerin nezdinde yeri, Hepsi-Pepsi uyumu, Spice Girls ile olan benzerliği, tarzları-dansları ve müzikleri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğru bir seçim midir? Sonucunu görmek için illa etkisini beklemek mi gerekir? Bu birliktelik reklamdan çok pazarlama alanına giriyor diye düşünüyorum. İnce eleyip sık dokumak lazım. Riskli bir iş gibi geldi bana…

Hepsi-Pepsi uyumu deyince aklıma Yiğit Özgür imzalı çok sevdiğim bir karikatür geldi.
Şöyle ki; hakimin karşısında saçmalayan iriyarı bir adam vardır:

- Köşede bekledim,çıkınca da tepsiyle kafasına vurdum...
- İyi de, yanında silahın, bıçağın da varmış...Neden tepsi?
- Bi yerde okumuştum...Öyle yapınca tepsi müdaafadan az ceza alınıyomuş...
- Nefsi müdaafa olmasın o?
- Hepsi müdaafa değil mi sonuçta...
- Yaz kızım, sanığın yirmi yıl hapsine...
- Ama yirmi yıl çok fazla... Bilseydim yanımda hafifletici sepetler getirirdim... :)

Myshowland öldü!

‘İstanbul 17 Haziran'da Türkiye ve Türkçe için çok önemli bir törene ev sahipliği yapacak. 84 ülkeden Türkiye'ye gelen dili, dini, ırkı ve rengi farklı 355 öğrenci, düzenlenecek olimpiyatta Türkçelerini yarıştıracak. Ödül töreni ise Avrupa'nın en büyük gösteri merkezi Myshowland 'de gerçekleştirilecek. Uluslararası Türkçe Olimpiyatı, aynı zamanda ilginç bir değişime de sahne olacak. Bugüne kadar markasını zihinlere kazıyan 'Myshowland' törende ‘İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi' adıyla görücüye çıkacak.’

Eski adı ‘Mydonose Showland’, yeni adı ‘My Showland’ ve son adı ‘İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi’ olacak olan gösteri merkezinin sahibi Mustafa Özbey ’i kutlamak ve şu sözlerini de dikkate almak gerektiğine inanıyorum.

“5 kıtadan yabancılar gelip Türkçe konuşurken ve Türkçe bir dünya dili olmaya başlarken benim yerimin adının İngilizce olması büyük bir saçmalıktı. Utandım. Türkçe olimpiyatını düzenleyen insanların heyecanını, Türklüğe, bayrağa ve Türkçeye olan sevgilerini görünce Myshowland 'in adını değiştirmeye karar verdim. Onların heyecanı bana da yansıdı.”

Ne amaçla olursa olsun, umarım bu değişim her konuda dilimizi teşvik etmeye zorlar…

'Papia' Tuvalet Kağıdı

Artık eskisinden daha iyisi var: Papia!

Gerilim dolu müziğiyle ve heyecan dolu sahneleriyle kısa film formatında başlayan, bir tuvalet kağıdı için abartılı bulduğum reklam filmi aklıma şu soruyu getirdi:

- Tuvalet kağıdından bu kadar fazlasını bekleyen var mı acaba..?

Hedef kitlesini evin alışverişini yapan orta yaşlı kadınların oluşturduğunu varsayalım. Ürünün özelliklerini anlatırken şu yollara başvurmuşlar:

Daha yumuşak : Mikro kabartmalı…
Yanaklarında tuvalet kağıdını gezdiren kadını görüyoruz.

Daha doğal : Yapay beyazlatıcısız…
Bu kez de tuvalet kağıdını öpüp kokluyor.

Daha dayanıklı : Tam üç katlı…
Son olarak tuvalet kağıdını bir fular gibi boynuna sarıyor.

‘Reklamların farkı yaşadığımız gündelik hayatı abartmasından kaynaklanır’ mı? diyecekseniz…

Yoksa bu reklamlarla Papia tuvalet kağıdı satışları patlar mı?

İkisine de inanasım gelmiyor. Pazara yeni giren bir ürünün bu kadar özelliği varken bunları kozmetik bir ürün gibi konumlandırıp heba etmesi bana mantıklı gelmedi.

'Papia' ismine anlamının Yunanca’da ördek olmasından çok, bence İngilizce ‘Paper’ ve Fransızca ‘Papier’ kelimelerini hatırlatması bir artı katıyor.

Hepimiz daha iyisini istiyoruz… Çünkü daha iyisine lâyığız…

Ama ürünü lâyık olduğumuz şekilde bilinçli kullanmak isteriz.

Değil mi..?

Haziran 24, 2006

günün (s)özü 7

Bir insan 'reklam' dedi: Minik fare kükredi.

günün (s)özü 6

Dünya şekilden ibaret!

Galile

Haluk Mesci & Soru-Cevap


Reklam yazarının junior, senior olduğuna kim kanaat getiriyor?

Büyük, çok pazarlı Amerikan reklam ajanslarıyla gelen bir kavram. Onlarda, kimin kaç sene deneyimli olduğuna dayalı bir pozisyon tanımı var. Oradan devşirme.


Reklam yazarı stajyerinin ya da işe yeni başlayan bir reklam yazarının ilk etapta çok para kazanmasına imkân var mıdır; bekleyip kurallara aynen uymak mı gerekir?

Yoktur! Hele Türkiye’de... Bekleyip, kendini göstermek ve sağlıklı bir biçimde yükselmek gerekir. Yazarın veya grafikerin kendini birilerine kabul ettirme dönemleriyle birilerinin yazara veya grafikere iş teklif etme dönemi arasında başarılar ve zaman vardır.


Reklam yazarının dil becerisinin yanında görsel bakış açısını da geliştirmesi sanat yönetmenlerine dokunur mu? Yoksa yaratıcı yönetmen olmanın yolu buradan mı geçiyor?

Dokunmaz. Tam tersine, ne olup bittiğini anlayan biriyle çalışmak onların işini kolaylaştırır. Ama ukalalık veya cingözlük vb etmemeye dikkat ederek kullanmak gerekir bu görsel bakışı...

ÖSS' de Reklam

Kimi ÖSS’yi, kimi ÖYS’yi, kimi de her iki sınav sistemini tatmıştır geçmişinde...
2006’nın garip ÖSS sisteminde en çok sevdiğim bölüm olan Türkçe sorularına göz atayım dedim. Soruları çözerken daha önce heyecanlanacağımı düşünmediğim iki soru metnini sizinle paylaşmak istedim.

Buyrun...

1. Bölüm Türkçe Testi/Soru 21:

‘Romancılarımız, edebiyatımızın bir döneminde toplumsal sorunlara sahip çıkmayı ilke edinmiş, yapıtlarında bunları yansıtmaya çalışmışlardı. Daha sonra Türkiye’nin ve dünyanın değişmesiyle bu yaklaşım da geçerliğini yitirdi. Romancılarımız toplumsal konular yerine bireysel konuları anlatmaya yöneldi. Bu yönelim, onların kimi düşünceleri yansıtmaması anlamına gelmez. Elbette her romanın yine de bir iletisi vardır. Ama bu, hesaplı bir biçimde, bir amaç doğrultusunda yapılyorsa o zaman, yazılan, romanlığını yitirir; ya reklam metni olur ya da propaganda.’

Bu parçada romanlarla ilgili olarak karşı çıkılan nedir?

D) Bir düşünceye bağlanıp onun benimsetilmeye çalışılması.


Reklam metinlerinin hedef kitleyi oluşturan bireyler üzerinde ince elenip sık dokularak düşünülüp yazılması, reklamverenin pazar payını artırması ve bir amaç( ürün/hizmet satışı, ürün/hizmet sadakati, kurumsal kimlik...) doğrultusunda yapılması her ne kadar bize reklamı ya da propagandayı hatırlatsa da, yazılanın yukarıda saydığım nedenlerle romanlığını yitirip reklam metni gibi yorumlanması kısa ve öz bir tabir olmuş. Zaten aramızda ‘konsept’ olarak anılan, ‘düşünce’ye bağlanıp onu hedef kitleye benimsetmek de cevabı ele veriyor.

1. Bölüm Türkçe Testi/Soru 29:

‘Yazı insanıyım ben. Yazıdan başka bir şey düşünmem. Geçimimi de yazarak sağlıyorum. Televizyon haberciliği bana, açık, kısa cümlelerle yazmayı öğretti. Bir buçuk dakikalık haberde bütün gün izlediğin olayı anlatmak zorundasın. Zaten televizyonda uzun cümleler dikkati dağıtır. Eline gazete alıp okumak gibi değildir. Basında röportajlar, diziler hazırlarken yerim genişti. Yine de kısa, anlaşılır yazmaya özen gösterirdim. Reklam için metin yazmak ise bambaşkadır. Kırk beş saniyelik reklamlara metin sığdıracaksın. Kısacası yazıyı, yaptığım işe uydurmayı öğrendim.’

Yazarın yazı sevdasında, kısacık reklamlara metinleri sığdırma çabasında ve yazı insanlığını her türlü yazı işinde kullanabilmesinde kendini bulanlar vardır. Yerim geniş rahatlığıyla kısa-anlaşılır yazmak yerine, uzun-sıradan cümleler kuranların tüketicinin olağan dikkatini dağıtmalarını özetleyen bu sade metni okurken kafamda başka şeyler canlanıverdi.

Nerden nereye...

Haziran 04, 2006

ne dersin sevdiğim?


sevdiğim gel sevgiden bahsedelim
bilirsin gönül sohbet ister
kahve, fal bahane
bir kahvehane var bildiğim
muhabbete aç
yakınlarda
kalbimin bodrum katında...


istersen sadakati ekelim önce
çimlenip büyüsün
kendince
sonsuza dek
zamana karşı gelircesine
dilediğin gibi sevdiğim...

cinayet mi işleyelim yoksa?
ihtirasa atarız suçu
çıkarız işin içinden
vicdanımız gelirse peşimiz sıra
kaçarız geriye bakmadan
bu kez de gururumuz çıkacak karşımıza
o zaman ne yapacağız sevdiğim?
tutkumuz yetmeyecek gibi...


yaşama bağlanmalı yeniden
ama derinden bu defa
belki de
yaşamaya doymadan
doyasıya yaşamalı
ne dersin sevdiğim?

Mayıs 27, 2006

Pfizer ile Tanışma Toplantısı

Şu saatlerde gerçekleşmekte olan, fakat finallerimden dolayı gidemediğim PiT (Pfizer ile Tanışma) Kariyer Toplantısı için yürütülen iletişim çalışmasını çok beğendim. Sanırım 'akampüs' tarafından yürütülüyor. Önce üniversitelerde sağa sola bırakılan broşürler, toplantı için kurgulanmış bir site ve en önemlisi toplantı serisi için basit ve iyi düşünülmüş bir konsept. Bu nasip olmadı ama diğerine sazanlamayı(!) isterim...

Göz atarsanız;

http://www.pfizer.com.tr/pit/pithp.html

BP 'den Bardak Kampanyası

BP’den her 60 YTL.lik akaryakıt alımınıza 1 bardak hediye!

- Kampanya, sadece nakit ve kredi kartıyla yapılan alımlarda geçerlidir.
- Kampanya stoklarla sınırlıdır.
- Bu kampanyaya katılan BP akaryakıt istasyonlarında geçerlidir.

BP ’ye daha sık uğrayın, bardak koleksiyonunuzu tamamlayın.


Meraklar benden...

- Bu kampanya hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Coca Cola, Pepsi, Cola Turka gibi 2-3 YTL'lik hızlı tüketim ürünleri promosyon amaçlı yığınla bardak verirken, BP'nin rakipleri sağlam stratejileriyle yoluna devam ederken 'bardakları doldurma' kampanyası hedef kitleye depoları doldurtur mu dersiniz?

- 360 YTL 'lik alışverişe 6 aynı bardaklardan oluşan bir koleksiyonu tercih etmek akıl kârı mıdır?

- Diyelim ki akıl kârıdır; bu kampanyayı duyup kampanyadan yararlanmak isteyen bir tüketici kampanyaya katılmayan bir BP istasyonuna gittiğinde nasıl teselli edilecektir?


Yorumlar İnci Vardar 'dan...

Kampanyanın ilginç bir yanı yok. Bunlar zaten sürekli yapılan kampanyalar, sadece hediyesi değişiyor. Bulaşik deterjanı, poşet çay, ıslak mendil, vs...

Bunu 360 YTL'ye 6 bardak olarak düşünmemek gerek. Her zamanki gibi benzin alırken bir de üstüne bardak alıyorsun gibi bir şey. Normalde 50 YTL tutarinda benzin alirken 60 YTL'lik benzin almak akıl kârı mıdır? Öyledir herhalde, en azından bir zararı yok.

Bunun için kullanıcı benzincisini degiştirir mi? Belki. Belki de değiştirmez, çünkü benzer bir kampanya kendi benzincisinde de vardir. Kampanyaya katılmayan BP istasyonu bulmak da pek kolay olmaz sanıyorum. Belki çok küçük benzinciler katılmaz.

Bu kadar küçük bir benzinciden de teselli ödülü istemezler herhalde bir bardak için, zira halkımız küçük esnafa anlayışlı davranabilmektedir.

Hikaye Eyüp Üstün 'den...

Ben bu bardak kampanyasının etkisine geçen gün bizzat şahit oldum. Arkadaşımın aracıyla bir yere gidiyorduk. Benzin almamız gerekti ve arkadaşım BP istasyonu bulana kadar kaç tane benzinciyi pas geçti. Benzini aldık ve arkadaşım, kasadan elinde iki bardakla aracına döndü.

Sonuçta promosyon işte. BP bardak verirken bir başka marka da başka bir şey veriyor olabilir... Ama bir de şöyle bir şey var; verilen hediye çok farklı bir şey değil belki ama bir kere aldığınızda ister istemez 6' ya tamamlayıp takım yapma güdüsünü geliştiriyor.

Devamlılığı olması açısından etkili buluyorum. İnsanı "nasıl olsa benzin alacağım, bari bardak takımı yapayım" gibi bir düşünceye sokuyor olabilir. Ticari araç kullanıcıları veya çalıştığı şirketin aracını kullanan kitleyi düşünün. Bardak takımı yapma güdüsüyle güdülenmiş kitleyi :)

Fasıl ve Efe Karşı Karşıya

Rakı tekelinin ortadan kalkması sonucu özel sektörün canlanmasıyla piyasaya sürülen yeni markalar hareketli bir dönem yaşıyor. Bunlar arasında akla gelenler Yeni Rakı, Tekirdağ, Fasıl, Efe, Burgaz, Mercan, Ata…vb rakıları pazarda kendilerine yer bulabilmek için önce tasarımlarında farklılaşmayı denediler, ardından rakı içirmeye yönelik ilanlarla tüketicinin kalbine ya da midesine girmeye çalıştılar sonra sitelerinde, sinemalarda ve uygun olan mecralarda gösterime geçtiler.

Reklam filmi olarak ilgimi çeken Fasıl Türk Rakısı ve Efe Rakı reklamlarından Efe’yi Fasıl’a göre daha özendirici ve akılda kalıcı buldum.

Fasıl’ın reklamlarını film festivalinde izleme fırsatını yakalamıştım. Çalgılarını konuşturan çalgıcıların hali gerçekten hoştu. Zaten daha yumuşak bir içimi olduğu söylenen ve hedef kitlesi gençler olan Fasıl’ın hedeflediği kişiler de sinemaya gelen film severlerdi. Ancak; 'fasıl' üzerinden giden konseptin nereye kadar süreceği aklıma takıldı. Türk rakı severler her türlü eğlencede ya da türlü dertlerinde rakı içebilmektedir. ‘İlla fasıl olsun’ yerine; ‘müzik olsun, rakıya uysun’ mantığında olan benim gibi bir sürü genç tanıyorum.

Diğer yandan; Efe reklamına gelirsek, Efe Rakı’nın Avrupa’ya gönderilen İngilizce filminde ‘The white magic of İstanbul’ ifadesi kullanılıyor. Türkiye’de ise Avrupa için uyarlanan filmde olduğu gibi yavaş seyreden bir müzik eşliğinde suyun içine aktarılan rakıyla birlikte oluşan lale, çalgıcı, hisar, Kız Kulesi, oryantal dansçı figürlerinin ardından dış ses bu kez ‘Güzel rakının farkı’ ifadesini kullanıyor. Genel rakı içerlere uygun hitap ederek, gözleri rahatsız etmeden, aksine esnek figürlerle hayranlık uyandıran ve müziğin ritmine rakının kendisiyle ayak uyduran efelenen bir rakıyla karşımıza çıkıyor. Yapım olarak da daha kaliteli geldi.

İki reklam filmi de prodüksiyon ve yaratıcı fikir açısından başarılı.
Karşılaştırma yaparsak; içimlerini bilemem ama ben Efe’yi Fasıl’a tercih ederdim…

Mayıs 23, 2006

Büyük reklam küçük reklamı yutar mı?

Büyük balığın küçük balığı mecazen yutmasıyla ilgili bir Afrika atasözü şöyle diyor;

Sular yükselince, balıklar karıncaları yer...
Sular çekilince de karıncalar balıkları yer...

Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir.
Çünkü kimin kimi yiyeceğine "suyun akışı" karar verir...


Yazıya böyle bir alıntıdan başlamamın sebebi büyük bütçeli reklamlarla küçük bütçeli ama büyük fikirli reklamları karşılaştırma imkanı tanımasıydı.

Suların yükselmesini reklam sektörünün büyük bütçeli işlerle ilerlemesi olarak varsaysak…
Suların çekilmesini de reklamcılıkta yaratıcılığın hüküm sürdüğü bir devir olarak ele alsak…
Markalara bugünkü gücünü ve üstünlüğünü onlara veren tüketicilerin değerini anlasak…
Kimin neyi, nasıl yiyeceğine karar vermesine küçük reklamlarla yardımcı olsak…

Daha iyi olmaz mıydı..?

Ülker Golf dondurmanın reklamını izlediğimde kafamı kurcalayan ilk şey ‘neden bu kadar para ve çaba sarf edilmiş bu reklam filminde?’ oldu.

Koşuşturan dansçılar, rengârenk mekanlar, hayatı dondurmayan insanlar…
Tamam her şey çok güzel de; bu coşkuyu yaşamak, hayatı dondurmamak için neden Bravo?

Sanki bir dondurma aldırma kampanyası gibi geldi bana, çünkü rakibinin elinde bir güç var ve bunu yok sayıp dondurmaya talep yaratmak için büyük bir kampanyaya girişiyorsun. Sonunda ise hayatını dondurma alarak güle oynaya koşup dondurma satın alan insanları elde ediyorsun.
Ancak hangi dondurma? Kampanyanın belirlemiş olduğu konsepti ne yazık ki rakibe hizmet ediyor.

Ülker markası; Biskrem, Hanımeller, Kremini, Albeni, Cafe Crown..vb gibi ürünlerinde yakaladığı basit ama kalıcı fikirlerini neden Golf dondurmaları için de denemiyor, merak ediyorum.

Rakibin ekmeğine yağ sürmesi bir yana rakibin de işine gelecek işler çıkartılıyor; yani herhangi karşı bir stratejinin uygulanmasına gerek kalmıyor.

Büyük reklamlar şimdilik küçük reklamları yutuyor gibi görünse de suların çekildiği gün küçük reklamlara büyük işler düşecek gibi görünüyor.

Mayıs 14, 2006

gitmek güzeldir

Hiç kimseyi özleyecek kadar çok sevmiyorum kendimi...
Altay Öktem

Altay Öktem'e ithafen...

gitmek güzeldir... önemli olan nereye gittiğin ya da nereyi geride bıraktığın değil; giderken yanına neleri aldığın, peşinde neleri sürüklediğindir. tozlanmış bir Elvis plağı, 70’li yıllardan kalma bir Barış Manço kaseti, bir ayakkabı bağı, kırık bir biblo, kopmuş bir kolye, yırtık-vesikalık bir resim, gerekirse saklamak üzere cebine attığın bir iki gereksiz telefon kartı... bunlardır aslında gitmeyi güzelleştiren, gitmeyi anlamlı kılan. özlemi doyasıya yaşatan, sevgiyi yücelten, kalpleri birleştiren...


hepsi bir yana; plağın üstündeki toz önemlidir. asla silinmemelidir! üstündeki toz taneleri halının, koltuğun üstünden kalkıp plağa doğru uçuşurken hangi aşk yaşanıyordur o odada? Ya da siyah-beyaz vesikalığın arkasına yazılan o ‘bitaneme’ diye başlayan sözlerde ne duygular saklıdır? kim bilir! Barış Manço ‘gülpembe’ derken ne fırtınalar kopuyordur yüreğinde, beş on kontürlük telefon kartıyla beklenen kulübenin önünde nişanlısının kısacık bir ‘alo’ deyişini duymak için sabırsızlanan Onbaşı Murat neler vermezdi ki o anlamlı sesi bir defa daha duyabilmek için...


gitmek güzeldir... duvarları geride bırakmak, daha da güzeli engelleri aşmak, özgürlüğüne adım adım ilerlemek, sevmeye hasret kalmak, çaresiz bir şekilde beklemek, zavallılığını büyütmek bir köşede, bir dağ başı yalnızlığı yaşamak, bir de üstüne o yalnızlığı paylaşamamak güzeldir aslında... ve gitmek için yola çıktığınız gün, elbette ki yeryüzündeki son gününüzdür. yol boyunca, geride bıraktıklarını bir an bile düşünmemeli insan. yeteri kadar hatırlayacaktır gurbette zaten. her anını birlikte yaşayacaktır. merak etmesin… kaçacak tek bir yer bile olmadığının farkına varmalı, doyasıya yaşamalı kısacık hayatını, ölümü düşünmemeli insan; düşünüyorsa faraza; korkmamalı arkada bıraktıklarından...


terk ettiğimiz noktayla yolculuğun sonunda ulaşacağımız tek bir nokta vardır yalnızca. aynı noktadır ikisi de... hayalimizde yaşadığımız gerçek olmayan noktalar kümesi... gerçek yoktur! asıl olan da budur. her insanın kendine özgü gerçekleri vardır. sanallıklar aleminde herkesin kendince gerçek kabul ettiği ya da hakikat saydığı noktalar buluşarak yeni bir bireysel esası oluşturacaktır. sen bir şeyi gerçek sayana kadar şeyler kümesi sadece bir emsalden ibarettir doğası gereği…


yol bittiğinde, yolculuğun son durağında; inandığın, hayatın boyunca varsaydığın ve uyguladığın tüm gerçeklerin değişir bir anda. kendi varlığının gerçekliği bile çelişkidedir kafanın bir köşesinde artık. bu noktada, yani terk edilen ya da ulaşılan noktada; üstelik ikisinin de gerçek anlamda aynı noktalar olduğunu anlamışken; bir arpa boyu yolu bile kat edemediğini fark ettiğinde salt senin yap-boz gerçeklerin kalır ki geride, onlar da kimine güzel bir ders kimine ise örnek bir yol teşkil edecektir ilerde... bir anda başkalarının yaşamındaki gerçekler ölecek ve seninkiler canlanıverecektir.


gitmek güzeldir dedim ya... kötü bir haberim var sizlere dostlar! gittiğimi sanarak kendimi kandırıyormuşum sadece. hiçbir yere gitmiyormuşum aslında! gittiğimi sandığım halde hâlâ yerimde saydığım için üzgünüm dostlar! ama olsun… benim için üzmeyin kendinizi boşuna…

en azından çakıl dolu şu zorlu hayatta gitmek güzel ya…

günün (s)özü 5

Ya kardeşim ne alâkâsı var!
Renkler ve zevkler tartışılmaz.

PİCASSO

günün (s)özü 4

Şu gözlüklü adam bizim dayıoğluna nası benziyo yauv!
'İnsanlar çift yaratılır' derlerdi de inanmazdım.
Aha şimdi sıçtık! Tüm teoriyi çökerttik lan!

DARWİN

günün (s)özü 3

Az gittim, uz gittim; dere tepe düz gittim.
Bir de baktım ki; bir arpa boyu yol bile gidememişim.
Yok lan, bu dünya adam olmaz!

MACELLAN

günün (s)özü 2

MSN ’de çevrimiçi arkadaşlarımın
güvenini kaybetmektense;
finallerde puan kaybetmeyi
tercih ederim.


BOŞ BELEŞ ADAM

günün (s)özü 1

Aşk; ne kadar sallanırsa sallansın
dona düşen son damla gibidir.
Tam kurtuldum derken bir
yerlerde izini bırakır.
Bu yüzden ayakta işeme,
aşık olma arkadaş!

AŞIK OLAN ADAM

kafam bozuk

geçen gün
seni kaybettiğim gün
hatırla işte
kafam bozuk
yürek öyle bir efkârlı ki
dağlar dayanmıyor
ay uzaklarda
güneş desen ısıtmıyor
üşüyorum
çok üşüyorum
yağmur var sadece
hafiften çiseliyor
bir o yapıyor görevini
gökyüzü de dağıtmış
sorma
bulutlar sere serpe zaten
sakın geriye bakma
aldırma hayata
sen al götür kendini
düşünme beni
kapat pencereni
çekil köşene
bak yıldızlara
seyret doyasıya
sabah masmavi bir sema kalacak ardımda
sabah umut dolu yarınlar kalacak sana
sen yarınları al
geçmişe ben bakarım
kendi kendini yok eden
tuhaf bir gezegene kafam bozuldu zaten
elimde şarabım intihar ettim
ne iyi ettim
inan bana
o intiharımdan bu yana
gerçekten yaşıyorum
adam gibi yaşıyorum

Mayıs 08, 2006

güneşin kızı

gidip güneşin kızını sevdim
elbette yanacağım

alev alev tutuşup
köz olup uçacağım

isyanım sana değil ki
kendime
isyankâr yüreğime

olur da bir gün
gidersem buralardan

arkamda bıraktığım mirasım
hak ettiğin davam
yere göğe sığmayan sevdam
benden sana hatıra kalsın

olmazsa
haber verirsin sonsuza
boşlukta sahip çıkacaktır o
bir defa daha

deniz kızı

herkesin gönlünde yatan bir ‘ deniz kızı ’ vardır ya hani; işte benim ‘ deniz kızı ’m da sensin! sen dedim ya kusra bakma; kıramam seni bilirsin. samimiyetine güveniyorum sadece. bakma kibarımdır siz diyecek kadar aslında...

aşık ne ister ki? ne bulur da vazgeçemez bu ‘ deniz kızı ’ndan? öyle bir maviliği vardır ki gözlerini alır, parıldayan pullarına bakamaz çıplak gözlerle. saçların altın sırmadır onun gözünde, okşamak, doyasıya öpmek geçiverir aklından; bir leyleğin yavrusuna gösterdiği ana şefkati yoğunluğunca... eli kolu bağlıdır; aklından geçenler aklına; kalbinden gelenler kalbine gider tekrar...

koklamak ister bu gönül; o kokuyu en derinlere çekip yaşamak ister sarhoş olurcasına... izlemek ister cilve yapışını... yapan da yaptıran da memnundur hallerinden. çekmek ister nazını. karşılık vermeyi dener; beceremez naz yapmayı. süzmek ister gözlerinin en içlerini. içmek ister çıkan ışıltıları. içer içer doymak bilmez. öyle sandığınız gibi de bakamaz derin derin, uzun uzun... saniyeler yeter ona... kaçırır bakışlarını hemen. heyecana yenik düşer. kalbine sığınır. çekinir, korkar, heyecanla dolan kalbi atar küt küt... nabzına da hakim olamaz, nefeslerini sayacak durumdadır o an.

gülüşüne kurbandır. hep gülmeni arzular. yerine ağlamayı ister. üzülmene karşıdır her zaman. hakkı yoktur ‘ deniz kızı ’ nın gözyaşı dökmeye. her şeyini dökmeye amâdedir yanı başında. yaşama sevincine ortak olmayı dener. o da gülümser yetebildiği kadar. yarışır yenik düşeceğini bildiği halde. hele bir görsün şöyle gözleri kan çanağı olmuş halde; kezzaba bular kendi gözlerini gerekirse...

buluşur bir şekilde bu saf ve çocuksu yürekler... bir yerde birleştirir kader onları... onlar anlamasa da beraberlerdir aslında en asil aşklar literatüründe...

dokunmak ister o narin dudaklarına, öpmek ister sonra; soluksuz kalmak, nefes almadan yaşamak ister bir süre... birleşir nefesleri bir çırpıda... konuşamazlar... anlam veremezler olan bitene... ellerini bırakmak istemez, sevmeye bile kıyamaz bir yerden sonra. sevmeye çalışır; emanetten öte değer verir. kendi ellerinden bile kıskanır bazen. zarar vermekten korkar, kalkan yapar kendini... bütün kurallarını ‘ deniz kızı ’ belirlemiştir bu savaşın. ürkmesin, göğüs gersin ister. ölmesine dayanamayacağını bildiği için önce kendini atar tehlikelere. üzmemek için de ölmemiş numarası yapar, kendince kandırır göz göre göre. gözlerini dürbün, yüreğini mavzer yapar. sevgisi egemendir artık bu mücadeleye. komuta sevginin elinde, devam eder savaşarak yaşamaya. emirler alır, uygular hepsini karşı gelmeden. bu bir barış savaşıdır özünde. ‘barışı koruma savaşı’ dır onunkisi...

aynı vücutta yaşamak hatta yaşatmak ister, aynı kafese girmek, elinde olsa aynı kefene sarılmayı düşler. o kadar gücü olmadığını bilse de bunu belli etmez. güveni sarsacak her şeyden kaçar deli gibi. acıları toplar, zehirleri alır, dikenleri koparır... sevgisine lâyık olmak için yapamayacağı şey yoktur! varsa eğer onu da yok etmenin yollarını arar. gözleri görmez, kulakları duymaz, beyni işlemez; hele de kalbi-içler acısı bir durumda-kapalıdır onun dışındakilere...

engin denizlerde arkasına bakmadan yol alan gemiler gibidir hali. yakamozlar toplar güneşin yardımıyla, buket buket yağdırır üzerinden. sevindirmiştir ya onu; ondan mutlusu yoktur artık şu dünyada... derisiyle güneşi süzer. dalgaları öyle bir alteder ki fırtınalar çaresiz kalır, yenilirler bu sevdaya... onları bile hayretler içerisinde bırakan bu aşkın sonunu bekler herkes.

her şeyin sonunda harikulade ‘ deniz kızı ’na ulaşmak ister artık... direnir, çabalar, seferberlik ilan eder vücudunun dört bir yanında... cebinde biriktirdiği umutlarıyla bir gün ona sahip olmayı bekler.

unutma ki deniz kızı ; aşk sabır ister...

aşıksa hiçbir şey. . .

Mayıs 01, 2006

Artık 4C var!

'Söylediğin her şey doğru olsun; ama her doğruyu söyleme!'

İletişimin kurallarından biri olarak kabul edilen bu kavramdan yola çıkarak pazarlamanın iletişiminde yaşanan değişimlere göz atmakta fayda var.

Pazarlama iletişiminde yaşanan son gelişmelerden sonra
artık pazarlamanın 4P ’si günlük uygulamalarda ve iş süreçlerinde
4C ’ye dönüşmüş kabul ediliyor.

Bundan sonra;

Product (Ürün) yerine Customer Value (Tüketici Değeri),
Price (Fiyat) yerine Cost (Değer),
Place (Yer) yerine Convenience (Ulaşılabilirlik) ve
Promotion (Tutundurma) yerine Communication (İletişim) bileşenleri var.

4C vatana millete- marketinge advertisinge hayırlı uğurlu olsun!

Profilo: Lüzum Yok!

Profilo’nun dayanıklı ev aletleri için ‘Lüzum yok!’ sloganı altında başlattığı kampanyayı şahsen ben çok yerinde buluyorum. Kristal Elma ödüllü Shubuo reklamlarını hatırlatıyor.

Reklam serisinin daha önce de bahsettiğim gibi katmanlı mizahtan yararlandığını düşünüyorum.

Farklı yaşlarda ve sosyal sınıflardaki hedef kitle grupları için ince düşünülmüş laflar ve mizah anlayışı…

1. Saç kurutma makinesi filminde her ne kadar dolaylı yoldan Rejoice’u yıllardır taşıyan ‘Yıka ve çık.’ kampanyasına bir gönderme olsa da bunun sorun teşkil edeceğini zannetmiyorum.

Olmadık yerlerden çıkıp ‘Lüzum yok!’ diyen adamın tavırları komik. ‘Sinüzit olmayın!’ diyerek hedef kitlenin sağlığını düşünmesi gerektiğini çok güzel vurguluyor.

Mahallenin Muhtarları, Melekler Adası ve son olarak Kadın İsterse dizilerinden tanıdığımız Burçin Terzioğlu ’nun oyunculuğunu da sade ve başarılı buldum.

Axess reklamları için neden Özgü Namal ’ın seçildiği konuşulurken; bunun altında izlenme rekorları kıran ve halkın(!) sevgilisi haline gelen dizi oyuncularının yarattığı ekstra sempatinin yattığını düşünüyorum.

2. Elektrik süpürgesi filminde ise gayet enerjik, sevimli ve hoplayıp zıplayan bir yüzle karşı karşıyayız. Yiyip süpürme üzerine yapılan espri biraz lafta kalsa da, elektrik süpürgesinin krakerleri yerden silip süpürmesi gerçekçi olmasa da, ‘Siz de hoplayın zıplayın işte!’ lafı durumu toparlıyor.

Espri kimine göre bayat gelse de adamın tavırları ve reklam serisinin kardeşliği durumu kurtarıyor. Bu arada, bir yandan kraker yerken bir yandan yerlere dökmek bana biraz tuhaf geldi.Böyle kraker yiyen var mı aranızda..?

3. Ütü filminde ise Kırışık Enstitüsü Cenevre ’den bir doktorun dublajına başvurulması, yabancı hekimin ‘Doğanın bize sunduğu bu mucizeden yararlanıyoruz.’ ifadesinden sonra salatalık göstermesi, adam ‘Lüzum yok!’ dediği anda ‘Mais, qu’est que tu fais?’ diye şaşırması, adamın ‘Kimseye mahcup olmayın!’ sosyal mesajı ve reklamın sonunda hekimin salatalığı yemesi kasarak da olsa filme renk katmış.

Bu filmi diğer iki filme göre uzak buldum. Keşke kırışıklıkları düzeltmek fikrini Ayşen Gruda ’nın filmlerinde gördüğümüz gözlere salatalık yerleştirme sahnesinde kullansalardı çok daha samimi olunabilirdi.

4. Çay makinesi filminde adamın yine olmadık bir yerden çıktığını ve soğuk çaylara savaş açtığını görüyoruz. ‘Alın bi tane düzgün çay için! Sıcak sıcak… Oooh miss!’ derken insanın hemen gidip çay demleyesi geliyor.

‘Lüzum yok!’ mu dersiniz..? Demlemeden olur mu canııım…

Dayanıklı küçük ev aletleri için yapılmış olan farklı ve sevimli reklamlar için tebrikler…

Afiyet olsun!

habersiz - sensiz

kara kalem mürekkepte,
sen yüreğinde...
biri kapkara,
diğeri ona inat
ak mı ak.
sarı bir sayfada
buluşuyorlar tesadüfen,
bir o kadar da tezat durumdayken...
düşünürken biz bunları
kaderlerini çizen şair
siyahla beyazı tek renge;
senle kalemini de tek ahenge
öyle bir çeviriyor ki...
dizeler habersiz,
anlam buluyor şiirinde.
yürek sensiz,
aşkı tadıyor kendince.
hep bir şey olmaksızın
seyrediyor gönül gönlünce.
şiirler bihaber belki ama;
yürekler beraber.
eksiğiyle fazlasıyla,
her ikisi de olanların farkında.
şiiri bitiyor bir yerde şairin
alevlenmeyi bekleyen başka aşklar üzerine...
kara kalem mürekkepte,
sen ise yüreğinde...

beyaz düslerim-yeter ki gel

isterdim ki
gök beyaz yer beyaz olsun
geceyle gündüz bembeyaz
gitsin bütün siyah yerler
kaybolsun siyah noktalar
bir tek sen kal beyazlar içinde
çeşm-î beyazım ol mesela
çağla üzerime üzerime
ışığım ol
aydınlat beni
yol göster bana
pusulam ol
kurtar beni n’olur
çelimsiz karanlıklardan
gerektiğinde loşluğunla gel
yeter ki zifiri karanlıkta koma beni
güller açsın yüzünde
beyaz beyaz gülüver
gülbeyazım ol mesela
buket buket bakıver
öyle derin değil ama
yaralama beni
hançerleme bakışlarınla
dayanamıyorum acına
gözlerin ıslak
ben ıslak
masumiyetin zulmü
vicdanın hükmü
biri mahkum
diğeri cellad
bitsin bu esaret
yaralandım sol yanımdan
kalbim fena hallerde
deşme daha fazla
harmanlanmaya yüz tutmuş gönlümü
acınla şefkatinle gelme bana
sevginle saflığınla gel
çocuk ol mesela
henüz altısında
masalların dünyasında
hayatın aslından uzak
hayallerin ortasında
kandırma beni
oyun oynama benimle
yalanlarını salıver
ruhumun parçası olmaya gel
bir gün ihtiyacın olursa eğer
beyaz gülüm güvercinim
bu dünyadaki dayanağım
dikeninle kanatlan gel
bir gün gel
ama yeter ki gel

kime yaşıyorum..?

hiç aklından geçirdin mi kim için yaşadığını? kendin, ailen; yoksa bir başkası için mi? önemli mi peki kime yaşadığın? yaşamak zorundasın bir kere! bir saniye de olsa bir asır da sürse yaşamak şart bu yalan ve sahte dünyada... fakat kim için yaşadığını bilmelisin hayatta. çoğunluğun aklına gelen ilk kişi kendisi olacaktır elbette!

insanoğlunun yakasına yapışan ve doğumundan beri bırakmayan bir bencilliktir aldı başını gidiyor. haklı bir bencillik bizimkisi. yemek yiyorum, su içiyorum, sinemaya gidiyorum, sınavıma çalışıyorum, erken kalkıyorum, ilişki yaşıyorum, dertlerimi paylaşıp daha az üzülüyorum, seviyorum, görüyorum, biliyorum; yani hep kendi adıma bir şey yapmakla meşgul oluyorum. bütün bunlar kendimiz için değil de kim için peki? kimlerin çıkarına çalışıyoruz ki? her işin altından bir ben çıkıyor kazdığınızda.

çevrende bu kadar insan varken aralarında ihmal ettiğin birileri mutlaka olacaktır; sen istemesen de fark etmesen de...gurbettesin her şeyden önce... annen, baban, kardeşlerin... yeni doğan kuzenin mesela... adı neydi kerâtanın? evlenen teyzenin kocası ne iş yapıyordu sahi? mahallenden, eskilerden kimler kaldı acaba? çocukluğumun bakkalı taşınmış. kim bilir nerelerdedir şu an pekmezci Hüseyin amca? pisti filan ama iyi adamdı. her gün okul dönüşü bulmacasını çözerdiniz ya beraber...ne günlerdi be..! köydeki Elmas teyze ne yapıyordur? yeni doğan buzağıyla kim ilgilenecek peki? babaannem de tandırda gözleme mayalıyordur herhalde; ne yapsın kadıncağız?-yaş olmuş yetmiş... 22.00 TRT haberlerini hiçbir şey anlamasa da seyreden dedeme ne demeli? ne de benzerdi Musa Eroğlu’na , bakar bakar gülerdik ya hani...arkadaşların ne yapıyordur? ortaokuldan iki üç tanesi aklında, birisi Konya’da...4 yıla kalmaz doktor olur çıkar karşına ‘Dr. Mehmet Bey’ diye 10 yıllık kankan Memoş... liseden dostlarını ne yapmalı? yakında olup görüşemediklerin, uzakta olup arayıp da soramadıkların... aklından bir an bile çıkartamadığın tertemiz duygu yüklü platonik aşkını ne yapmayı düşünüyorsun? çok beğendiğin halde yüz vermediğin ela gözlü kıza ne olacak? bir de hemen yan sınıfta bakışlarını gizleyemeyen utangaç kızın halini düşünsene!

ama biliyorum söyleniyorsun kendi kendine, bağırıyorsun, kızıyorsun bu düzene, bir tane var benden; bedenim-ruhum keşke bölünebilse diyorsun ya nafile! senin de bir kalbin var... bilirsin ne de hassastır o... o kilidi ne zaman, nerede ve nasıl kıracaksın?
neden bunca yaşanan alenen acılar? acı çekeceğim diye çekilmek her şeyden... alıkoymak kendini heyecandan... korkmak keder-i aşktan... kaçmak sevdiğinden... savrulmak alabildiğine... unutamamak maziyi... sevmek ölesiye... ölmek sevesiye... ama o bilmemek... ya da bilip de bilmemezlikten gelmek... hep atmak bir yerlere... içten savaşmak daima... olmak ya da olmamak... belki de olamamak...olmanın olmasını; olmamanın da olmamasını beklemek... nedendir bu boyun eğmeler, çaresizliğe yönelmeler? hayat boyu bunu benimsemek nedendir? ne saçma anlayıştır bu..?

her şeyi analizle çözeceğimizi sanıyoruz, yanılıyoruz, tıkanıyoruz bir yerde... takılıyoruz basamaklara, düşüyoruz aşağılara... sorun sorunu bulamamakken, herkes sorun yaratma peşinde... çözüm bulanı dışlarken hayatta; sorun çıkartanı basıyoruz bağrımıza... bu ayrıntıyı anlayabilseydik hayatta, yıllardır varlığımızı varsayıp yokluğumuzu tartışırdık... varolmak düşünmekse,düşünmek inanmaksa, inanmak sevmek; sevmek de yaşamaksa şu tik taklı dünyada, yaşıyorum ya... kime yaşadığımı bilmeden yaşasam da...

aşk ve integral üzerine

saat gecenin ikisi...
masamda senin resmin ve matematik
notlarım var. seni ve integrali düşünüyorum kısaca.
yarınki eşsiz güzelliğini ve sabahki zorlu sınavımı iple çekiyorum.
bilirsin… benzersiz zorluklar bana adanmış…


sen ve integral...
ikiniz de oldukça zorsunuz; ama sanırım imkansız değilsiniz.
umudumu yitirmeden hayatıma ve ln x' lerime devam ediyorum.
belki bir gün, olur ya sıradan bir gün işte, ikinizi de çözerim bir anda.

belli mi olur..?

integralden yana şüphem yok; zira senden yana oldukça çok.
aranızdaki farka gelince;
senin formülün yok-duyguların var…
onun ise duyguları yok-formülü epey çok!

ortak noktanız ise yaşananlar soyut ve
iki ilişkide de kandırmacaya yer yok (!)

öyle mi dersin...?

Nisan 29, 2006

İktisadi Bey 'den İnciler 1

• Dışarıdan kaynaklanan herhangi bir olayda piyasaların çalkalanması, petrol fiyatlarının yükselmesi dünya ekonomisi ve finansal piyasalar için pek de iyi sonuçlar doğurmuyor. Anlayacağınız terör ağlarını ekonomide de örüyor.


• Dünya’ da bir çok ülke uluslararası piyasalardan kendi parası ile borçlanamıyor, bu durum da finansal krizlere kaynaklık ediyor.’Alan el veren elden üstün’ mü oluyor ne..?


• Çin’i tehdit olarak görenler şimdi fırsat kolluyor. Son 15 yılda 600 milyar dolara yakın dış yatırım alan Çin’de, bir işçi ayda ortalama 100 dolar kazanırken, genel müdürler 1000 dolar civarında kazanıyor.


• Piyasalarda 150 bini aşkın YTL ile uyumlu olmayan yazarkasa mevcutmuş. YTL uyumlu yazarkasası bulunmayanlara 430 YTL ceza kesilecekmiş. İnsanlar inatla değiştirmeye direniyor. Halbuki; yazarkasa satın almak cezadan ucuz! Uyarmadı demeyin.


• Özelleştirilen Türk Telekom ve Tüpraş’tan sonra şirket ihaleleri adetâ show business alanına döndü. Parası olan, parayı bastırıp devletin düdüğünü bi güzel çalıyor. Hadi hayırlısı!

İktisadi Bey 'den İnciler 2

· NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜ DE TÜRKİYE’NİN NÜFUSUNDAN 6 SIFIR ATSA DA; ŞÖYLE CENNET VATANIMIN HER KÖŞESİNDE YAYILA YAYILA YAŞASAK 70 KİŞİ...


· 20.000.000 TL’NIN DÜNYANIN EN BÜYÜK KUPÜRLÜ BANKNOTU OLDUĞUNU 1 TL’NIN DA SADECE 0,0000007 AMERİKAN DOLARI OLDUĞUNU BİLİYOR MUYDUNUZ..?


· AVRUPA BİR GÜN ‘TÜRK BİRLİĞİ(TB)’ GİBİ BİR OLUŞUMA GİRMEK İÇİN CAN ATIP TÜRKLERDEN MÜZAKERE TARİHİ ALMAK İÇİN SIRADA BEKLESE...


· 10’UN ALTINA DÜŞEN ENFLASYON; 0’IN DA ALTINA DÜŞSE... ENFLASYON CANAVARI DA SIKINTIDAN GEBERSE YAA..!


· BUSH’UN TEKRAR ABD BAŞKANI SEÇİLMESİ BİR BAKIMA İYİ OLDU.EN AZINDAN GÖSTERİLER İÇİN HAZIRLANAN O KADAR PANKART BOŞA GİTMEYECEK...


· 5O VE 100 YTL’NİN ÜZERİNDEKİ ATATÜRK’ÜN RESİMLERİNE BAKILIRSA ATAMIZ PEK DE MEMNUN DEĞİL GİBİ EKONOMİNİN GİDİŞATINDAN...


· YENİ MADENİ PARALARIN DEĞERİ ARTTIKÇA ÇAPI DA BÜYÜYORMUŞ; ANLAŞILAN YÜKTE AĞIR PAHADA DA AĞIR...


· DARPHANE PARKININ AÇILMASINDAN VE ATILAN SIFIRLARIN PİYASADAKİ BOŞ-BELEŞLİĞİNDEN ŞİDDETLE KILLANIYORUM…

İktisadi Bey 'den İnciler 3

(!) KREDİ KARTI KULLANMADA AVRUPA ÜÇÜNCÜSÜYMÜŞÜZ.
AVRUPA BİRLİĞİ İÇİN YAPAMAYACAĞIMIZ DERECE YOK ARKADAŞ..!

(!) ÖZELLİKLE SON 20 YILDIR AVRUPA BİRLİĞİ İLE ARAMIZDA DAİMİ BİR KARŞILIKSIZ GÜVENSİZLİK VAR. AB ‘BU TÜRKLER SÖZLERİNDE DURMAZ’ DİYE DÜŞÜNÜRKEN; BİZ İSE‘BU AVRUPALILAR BİZİ ALMAZ’ DİYORUZ. DİLERİM Kİ;
İKİ TARAF DA HAKSIZ ÇIKAR...

(!) DÜNYADA SORUNLAR KÜRESELLEŞTİ YA, ÇÖZÜMLERİN DE KÜRESELLEŞMESİ GEREKİYORMUŞ... BUGÜNLERDE PETROL SORUNUMUZ VAR... HADİ BAKALIM HEP BİRLİKTE İRAN’A SALDIRIYORUZ... ÖNCE SEN ‘AMERİKA’ MIZIKÇILIK YOK!

(!) ÇİNDEN VERGİ KAÇIRILARAK YAPILAN İTHALAT SAYESİNDE REVAÇTA OLAN ‘NE ALIRSAN 1 MİLYON MAĞAZALARI’ SIRAYLA İFLAS ETMEYE BAŞLADI... DİRENENLERDEN BİR TANESİNİN SON KAMPANYASI:‘NE ALIRSAN 1-3-5-10 MİLYON!’ HADİ HAYIRLISI...

(!) JVC VİDEO-KAMERALARI TELEVİZYON REKLAMLARINDAKİ ‘JAPON VEYA CAPON’ ŞEKLİNDEKİ AÇILIMIYLA YETERİNCE ELE AYAĞA DÜŞMÜYOR MU..?

(!) EKONOMİNİN BÜYÜDÜĞÜNÜ HİSSEDEN VAR MI ARANIZDA..? İŞSİZLİĞİN AZALDIĞINI SÖYLEYEBİLECEK BİR VATANDAŞ..? YA DA REFAH SEVİYESİNE ÇOĞUMUZUN ULAŞTIĞINI İSPAT EDECEK BİRİSİ..? TESPİTLERİME GÖRE İŞİN KAYMAĞINI YİNE KRİZDEN YARA ALMAYANLAR YİYOR. TOK KARNI DOYURMAK ZOR OLSA GEREK!

(!) MERDİVENDE ASILI KALAN BİR ADAMI KURTARMAK YERİNE ARABASINI KURTARMAYA KOŞAN BİR KADININ YER ALDIĞI OTOMOBİL REKLAMI, ‘İNSAN HAYATI HİÇE SAYILARAK MADDİ DEĞERLER ÖN PLANA ÇIKARILDIĞI’ İÇİN 4 TELEVİZYON KANALINA CEZA GETİRMİŞ. ANLAŞILAN; RTÜK AİLE CİNAYETLERİNE NEDEN OLAN KADIN PROGRAMLARINI GÖRMEZDEN GELİYOR...

benimkisi...

yine seninleyim karanlık ve ıssız odamda. loş ışığımın altında sadece sigara dumanım ziyaretime gelip hatrımı soruyor. sigaramdan arta kalan külleri saymazsak; tanıklık eden de yok yazdıklarıma. senin vesikalık gözlerinden başka...

şu an tam karşımdasın. gözlerinin içi gülüyor. nasıl beceriyorsun merak ediyorum. her zamanki halinle, kafandaki cahile inat; hayata umutla bakar gibi, insanları ayrım yapmaksızın doyasıya sever gibi, öylesine saf, öylesine zengin ki... canlı ne varsa bağrına basar gibi... böyle bakma ne olur! kıskanıyorum seni ellerden, sana bakan gözlerden, senden bahseden dillerden, seni tanıyan herkesten... neyse ki kimse bakamıyor sana benim baktığım gibi, kimse yazamıyor seni benim anlattığım gibi... yok başka hayalinle yaşayan benden gayrı. düşlerinde seni izinsiz yaşatan da yok, yaşayan da… her gün, her saat, dakika, saniye... kalbi benimkinden daha çok çarpanını görmedim henüz. eller benim gibi büyülenemiyor güzelliğinden. kimse de farkında değil zaten eşsizliğinin. ne mutlu bana diye geçiriyorum içimden. seni bu kadar sınırsız sevebildiğim için gurur duyuyorum kendimle... ve tabiki seninle... işte diyorum dostlarıma seni göstererek; ben bu kanatsız meleği seviyorum! bakmayın siz resmine, resminden daha masumdur aslında diye ekliyorum. anlatıyorum seni bir güzel, bitiremiyorum ki... her defasında yarım kalıyorsun dilimin ucunda. kıskanıyorlar beni, karşılıksız sevgimi, seni... bu aşka dair her şeyimi kıskanıyorlar. aramayın boşuna diyorum, ummadığınız anda gelip nefesinizi keser ve sizi esir alıyor diyorum... ha, öyle mi o zaman kalsın biz almayalım deyip omuz silkiyorlar. sevinme sırası bana geçiyor tekrar. korkuyorlar bu aşktan. bir anlık korkumu teslim edip ayrılıyorum yanlarından…

kolay olmadığını biliyorum. acılarla büyümeye devam ediyorum. hayatımı ellerimde büyütmenin bedelini ödüyorum. seni sensiz yaşayarak, geçen zamanları anlatarak besliyorum kendimi. paylaştıkça artıyor saadetim, paylaştıkça hafifliyor acılarım. beni mutlu etmeyi gene başarıyorsun, yanımda olmasan da... aşk acısı mı koyarsınız adını bilmem ama; öyle derin bir acı ki benimkisi; yoktur merhemi. doktorlar reçete yazamıyor, oğluna sevdalı anam çare bulamıyor. bir sendeymiş bunun ilacı. öyle uzağa gitmeme, dağlardan şifalı bitki toplamama filan gerek yokmuş…

ne garip yaradır benimkisi... acısı da senden, merhemi de senden sevgili! tuhaf olan gerçekler listesinde, inanılmaz ama tartışılmaz karelerde yerini almasını biliyor. inanmak var olmanın gayesiyse, ben seninle varım bu dünyada sevgili! sonuna kadar inanıyorum sana. inancımı yitirmemek için ne olursa yapmaya hazırım. söz veriyorum sana sevgili! erkek sözünden öte; Mecnun’un, Ferhat’ın, Kerem’in sözleri misali...

öyle ağır geliyor ki bu duygu; buhar değil ki uçsun, buz mu ki erisin? öylesine bir hâl işte; beni hâlden hâle sokan. su misali, sevgili! tadını sorarlar anlatamazsın, rengi ne derler bilemezsin, ıslaktır; kayar gider bir yerlere durduramazsın, önüne kattığını götürür uzaklara engel olamazsın... çok uzaklarda bulduğunda kendini, hiçbir şeyi eskisi gibi tanıyamazsın… kimi zaman şeffaf, yeri geldiğinde acımasız...bazen alıngan olduğu olur; bir bakarsın öfke kusar. çakır gibidir ama... çelişkiler yakanı bırakmaz, zıtlıkları bir arada yaşarsın. kapana kısılırsın. aldırmazsın, yapamazsın; aldırırsın, bu kez de haksız çıkarsın. işte böylesine ağır bir duygu benimkisi…

inancım diyorum, sevgili! tek inancım; şu dünyada sana karşı olan, elden ayrı sevdam. yüreğime ne zaman bahşedildiğini bilemediğim, nasıl doğduğunu çözemediğim; ne zaman biteceğini ise asla bilemeyeceğim katıksız, yersiz yurtsuz bir titreme benimkisi... öyle içten sallıyor ki ruhumu, kasırgadan beter meret! kararsız olduğu kadar mantıksız. ayırt etmek bilmiyor hiçbir şeyi. sürüklüyor alabildiğine. sonunu düşünemediğim kara bir delikte, kör bir kuyudayım sanki. içime geldiği gibi... kuralları belli önceden. bir boyun eğme hikayesi benimkisi... sonradan oluşan doğal bir göl düşünün ya da tatsız tuzsuz fakat; tadına doyamayacağınız bir anne yemeği... kumarsız bir kumarhane de düşünebilirsiniz. içinde yalan olmayan; hilesiz, oyunsuz bir sevda türküsü belki de benimkisi… öyle kendince tüttürmüş ilerliyor yol boyunca... sağına soluna aldırmadan hayatı senin için seviyor, hep sana çığırıyor türküsünü...

şunu da bil ki sevgili; türküsüne kulak vereceğin günü bekliyor...

Nisan 21, 2006

Gelin Şu Reklamları Sevdirelim!

http://www.kirmizidergi.com/ sitesinde 2. dergide
Haluk Mesci’nin yazısından esinlenerek girdim bu konuya…

Özellikle şu kısmı dikkatimi çekti ve yazma ihtiyacı hissettim.

- Hem reklam kimin için yapılıyor?

- Güya tüketiciler için değil mi? O zaman niçin tüketici bu kadar rahatsız ediliyor? Tüketiciler reklama saygı duyuyor mu? Kendisine saygı göstermeyen, reklama tüketiciler saygı gösterir mi? Bunu ortaya çıkaracak bir araştırma kim bilir ne kadar korkutucu olurdu! Böylesi bir araştırma acaba bundan ötürü mü yapılmıyor?


……………………..

Yazıyı okuduktan sonra kafamda sorular sıralandı.

- Gerçekten ürün ya da hizmet reklamları tüketicilerini rahatsız ediyor mu?
- Reklamların kendisine saygısı var mı; yoksa neden yok?
- Tüketicilerin reklamlara saygı duyması gerekiyor mu?
- Bunu ortaya çıkaracak bir araştırmanın yapılması kimleri korkuturdu?
- Herhangi bir araştırma yapılmamasının nedeni ‘gerçeklerin açığa çıkma korkusu’ mu?

Bu tarz sorularla kendimce çözüm üretmeye çalıştım. Hepsinin cevabını kendi içimde verdim. Soruları sormak, hatta cevaplamak kolay geliyordu. Çözüm üretmeye gelince kimse kollarını sıvayıp işe girişmek istemiyordu. Madem bu bir tutku, ekmek kapısı ya da olmazsa olmazınız önce bunu sevdirmenin yollarını arasak, bulsak ve uygulasak hoş olmaz mıydı..?

İçinde reklam olan her şey tüketiciye antipatik gelmeye başladı ki; en son yapılan araştırmalar Türk insanının televizyonda reklam kuşağını izlemediğini ortaya çıkardı.

- Milyon dolarlar dökülen medyada en doğru yerde ve en doğru zamanda yer almaya çalışan reklam verenlerin paraları boşa mı akıyordu?
- Tüketiciler reklam kuşağından neden kaçıyordu?
- Reklamlar Türk insanının belki de en fazla önem verdiği samimiyeti arka plana mı atıyordu?

Kısaca ‘Reklamlar yalan mı söylüyordu?’ Bu konuda;

- Reklamcılar Derneği tıpkı ‘Türkçe kullanın!’ kampanyasındaki gibi reklamları sevdirmek amaçlı, bizzat reklam filmi çekerek ve konferanslar vererek daha etkin ve daha sağlam bir kampanya hazırlayamaz mı?
- Tüketicinin kafasındaki reklam algısını değiştiremez mi?
- Reklam sevenler gibi reklama koşan-yürüyerek bile olsa insanlar yaratılamaz mı?
- Ajanslar reklamlarını zorla izlettirmeden evvel; zorla da olsa sevdiremezler mi?


Reklamların 21. yüzyılda hayatın bir gerekliliği olmadığını(vahşi kapitalizm) ancak reklamsız bir hayatın da düşünülemediğini(gerçekçi kapitalizm) düşünüyorum.

Gözünüzü kapatıp çevrenizde hiç reklam olmayan bir dünya hayal edin ve sonucu kendiniz görün. Tabir-i caizse zorlama yok, dürtü yok, marka yok, renklilik yok, heyecan yok; sadece hayatlar var. İnsanların kendince yaşadıkları deneyimleri ve bunları sonradan özgürce uygulamaları. Pazarlama yok ama satış(!) var. Zevksiz bir hal aldı benim hayalim. Gözlerimi açıyorum hemen...

Yazdıklarım kişiden kişiye değişebilir elbet; yine de çevremde reklamcısıyla, reklam vereniyle ve tabii ki tüketicisiyle ‘azıcık reklamım kaygısız başım’ mantığında çok insanın dolaştığını biliyorum. O halde azıcıktan biraz fazla(!) da olsa bu reklamları sevdirmenin bir yolu olmalı!

Gelin şu reklamları sevdirelim!

Nisan 20, 2006

kendimiz

merak ettiğim bir şey var şu ucube hayatta; ne kadar sadık kalıyoruz kendimize? özümüzün ne kadarını yansıtabiliyoruz çevremizdeki insanlara? bu denli uğraş, benliğimizle yaşadığımız çatışmalar, ilişkilerimizdeki onca çelişki neden bir türlü peşimizi bırakmak bilmiyor? yoksa bizler mi gidiyoruz onun peşinden pervasızca? bütün bu soruların cevabını merak etmemek; sonuçlardan da kaygılanmamak elimde değil!

göründüğümüz gibi olmak varken, olduğumuz gibi görünmekten de kaçıyoruz. bir başka biz var bizden ötede. yaşadığımız ya da yaşattığımız diğer yanımız. uslu olan tarafımız. kimsenin bilmediği; zaten bilmesini de istemediğimiz bir başkası daha yaşıyor içimizde bir yerlerde. hayati sırlarımızı hep o yanımızda biriktirip duruyoruz. aylar yıllar geçiyor ömrümüzden. yaşlar yineleniyor durmadan. sayfalar tükeniyor birer birer. molasız ve apansız... gün geliyor içimizde barınamayan gizli saklı gerçeklerimizi bir anda söylemeye kalkıyoruz hayattan kaçarcasına. yeter ki o ortamda güven duyabileceğimiz ve sığınabileceğimiz bir yürek ya da teselli bulabilelim. yalnızlığımıza ortak olsun yeter ki! kederimizi içkiyle ya da sigarayla paylaşmış-hiç fark etmez! kendimiz de inanamıyoruz olup bitenlere. her şeye rağmen hakim olamıyoruz irademize. insanoğlu büyüyemiyor ki kendi içinde; mutlaka tıkanacak bir yere, karşı koyacak bir engele rastlıyor. her zamanki gibi dostlar koşuyor yardıma. genişliyor sınırlarımız onların sayesinde. onlar da olmasa şu gizemli dünyada, küçüle küçüle yok olup gideceğiz bir gün. dolacak kalbimiz gamla kederle. dedim ya demin; diğer yanımız var bir de sınırların ardında. çok uzaklarda ama...güçlü bir ülkenin sömürgesi misali, özgürlüğü kısıtlanmış tutsak bir halde...

kendimizi köle yerine koyduğumuz, hislerimizin maneviyatını yitirdiği kalın iplerle örülü öyle bir iç tarafımız var ki; çelikten meret! yaşıyor bizle beraber tozlu topraklı hayat yolunda. o da bizim gibi ansızın gelecek ölümü; kendi dışında kimsenin bilmediği gerçeklerini öldürmeyi bekliyor. Yaşamayı düşlediği uyku öncesi hayallerini de linç ediyor ölmeden evvel.korkak olduğu kadar onurlu da meret!

sırlar... düşler... perdeler... sadece kendi beynin yoruluyor, kendi hislerin ayakta, düşlerin sisli, perdeler çekilmiş durumda... farzet ki; sırlarınla baş başa yemektesin. her gece yatmadan önce doyuruyorsun gizliden. bu doymayan sırları azaltmakta fayda var aslında, yaşamaktan daha çok zevk almak adına... paylaşılamayan bir dünyanın sonu savaşa mahkumdur bir gün. kendinle barışık değilsen savaşın çıkacağı muhakkak!

denemelisin dost olmayı önce. sarılacaksın kardeşçe. fesatlığı bir kenara atacaksın. emin olacaksın kendinden. hırsını yeneceksin. sevgiden bir yudum alacaksın ki kıymetini bilesin. sonradan saracaksın yumaklarını kat kat. sevgiyle öreceksin hayatın bağlarını. bir düğüm de kendine atacaksın, içinde yaşattığın kendine. onu da katacaksın bu çilekeş oyuna. açacaksın tüm kapılarını. aynaya baktığında göreceksin artık her yanını. riyâkar yanın yaşamayacak. savrulacak sağa sola. herkes bilecek seni. fark edecekler ağırlığını. sebepsiz yere üzmeyeceksin kendini-kendini özünle yaşatmanın, değerli kılmanın, insanlarla barışın, barış savaşını kazanmanın tadını çıkartacaksın ömrün boyunca. miras bırakacaksın kazandıklarını yarınlara. böylece anarşistin ölümünün ve sadece sevginin hükmettiği bir dünyanın yolunun kendinden geçtiğini sadece sen bilmeyeceksin.

ve her şeyin sonunda... herkesi; daha da önemlisi kendini kazanacaksın..!

kişilik çıkmazı

kimi insanların hayatları boyunca sundukları karakterle içlerinden geçirdikleri karakter farklıdır çoğu zaman. bir olay karşısında göstermek istediği tepkiler vardır, bir de göstermiş olduğu tepkiler. farklıdır birbirinden. bu tezatlık davranışlarına da yansır. pişman olur çoğu kez, yediremez gururuna. ben buysam eğer; arkasında durmalıyım der. acı çeker, öylece kalır... bakakalır ardından yaşadıklarının. katlanmak zorundadır bu mücadeleye. bunu bilerek devam eder hayat yolunda yürümeye...

onuru çıkar karşısına, acı veren gururu batar yavaştan. duygular, düşünceler taşar; hakim olamaz kendine. ben kimim dercesine bakar sağına soluna. aynalarda arar kendini, benliğini. sorar içten içe... insanın kendi arkasında durması, kendini tasvir etmesi kadar zordur. gözlerini kaçırıverir kendinden. bakamaz ki öyle derinden. başkasının gözüyle bakmak ister. şöyle ön yargılı; yanında da bol hırs mezeli. farkındadır bütün olan bitenlerin fakat; ipin ucu başkalarındadır. mecburiyetten kabullenir her şeyi. tanıyamaz kendini. fotoğraflara bakar: ‘bu ben miyim?’ der. güzel çıkmadığını düşünür, iyiye yormasını da bilir. sesini dinler; bir garip gelir kayıtlardan. utanır. dinlemek istemez sesini, resmine bakamadığı gibi. beğenmez ama; barışık yaşamasını da bilir.

...derken sağına soluna özenir. aynı zamanda başlar çelişkinin bağcıkları. ayaklarına dolanır. bağlayamaz, bağlattıramaz da... düşe kalka devam eder macerasına.kendini kandırdığını bilir bilmesine de; elinden hiçbir şey gelmez ki. ‘kişilik çıkmazı’ dır onunkisi. çıkmaz sokaktır sonu olmayan. belki dipsiz bir kuyudur. ufukta görünmeyen bir uçaktır belki de. kim bilir..? topacıyla oynayan küçük bir çocuğun topacı saramamasıdır...

üstünkörü yorumlarken değerlerini, hep bir arayış içerisindedir aslında. bir gruba dahil olmak istemez. bocalar bir süre. farklı olmalıyım egosuyla tatmin eder kendini. ama herşey nafile. o birilerinin gözünde hep belli bir grubun içerisindedir. herkes farklı bir sınıfa koyar kayıtsızca. değiştirmek ister bu fikirleri. ön yargı, ağlarını örmüştür bir kere! sen bir halkanın içerisinde a, b, c gruplarındasındır artık... ya da şucu-bucu sınıfına çoktan dahil olmuşsundur.

engelleyemediğin yargılar karşısında çaresiz beklersin özgürlüğü. öz benliğin çıkar karşına. sorgular seni. sanki diğerlerinin adına çalışıyormuş gibi. senden değildir bu defa benliğin. nasıl davranacağını bilemez. neyin içinden geldiğini, neyin yapmacık olduğunu sorgular bir yandan da... duygularıyla hareket eder, beyniyle çelişir; mantığına kulak verir, kalbiyle çelişkiye girer. çelişkiler yumağında kıvranır durur. çıkmaz sokak gösterir kendini yeniden. mutlaka bir engel koymuştur önüne. hayatın tüm çıkıntılarına rağmen; canı pahasına savaşmak ister yılmadan, usanmadan...

olur ya yılarsanız bir gün, benliğinizde arayın kendinizi. sorun herkese. ben kimim sana göre deyin, senin için ne ifade ediyorum diye sorun açık açık. ‘aslım bu mu acaba?’ diye düşünürken takmayın kimseyi. cevabı bulduğunuzda ya da bulduğunuzu sandığınızda anlayacaksınız ki siz bir uyum abidesisiniz... ve bu uyumun yine sizin içinizden çıkan ‘çıkmaz sokak’ dedim ya işte; o sokağın başında bulunan kişiliğinizin ta kendisi olduğunu anlayacaksınız...

n’olacak, kişilik çıkmazı işte..!

kendimce

arada sırada kırılgan mektuplar yazıyorum
kendimce
ne yazacağımı bile bilmeden
meydanlarda ulu orta bağırır gibi
sarhoşluktan öteye gidemeyen bir halde
naralar atıyorum gökyüzüne
inan ki o zaman da kıramıyorum seni
tek bir kötü laf çıkmıyor ağzımdan
uçup gidiyor küfür dolu sözler
kırılan yine benim yüreğim oluyor
sonunda kızıyorum bu düzene
kırıyorum kalemimi ortadan
idam emrini vererek bu düzene
en kolay olanını yapıyorum
kendimce
düzeni yok edip
atıyorum her şeyi içime

platonik aşk

geçenlerde sözlükte rastladım

l’amour platonique... platonik aşk!

anladım ki

hani hepimizin bir dönem tutulduğu

sevginin batıp

yüreğinizi kanattığı dönem

sevdanızla gurur duyup

gururunuzun ağlattığı dönem

baktım da anlamına şöyle

‘temiz, namuslu aşk’ imiş

o kadar da korkmamak gerekmiş

sevginizin saflığı neden üzer ki sizi ?

kederin sebebi

yalnızlıktan ibaretmiş...

Nisan 19, 2006

sevgi

sevgi… her türlü duygu bağı, hisler silsilesi; özellikle de
minnet, hatta teşekkür hissiyatı kişiliğin teslim bayrağıdır…

prangasıdır; yok oluşa yönelişidir.

rotasını kasırgaya çevirmiş bir geminin engin denizlerde
yol almasıdır ya da alamamasıdır…

karanlığa gidiştir bir bakıma.

umutla umutsuzluğa koşar adım ilerlemektir.


sevgi… binbir bağı besleyip ayakta tutan, insanlığa yol gösteren,
kalplere her daim iyilik bahşeden kişiliğin zafer bayrağıdır…

bazen fazlası zarar verir sahibine ki; o zaman dikkat etmek gerekir ölçüsüne.

insan sevmediği ölçüde güçlüdür, büyüktür kimi zaman.

zalim ve namussuz insanların egemen olduğu devirlerde sevgisizliğin başgösterdiğini unutmayın… anarşinin emir verdiğini aklınızdan çıkarmayın.

merhametinizi yok eder bir anda sevgisizlik.
içinizi karartır, fesatlığın başı boş kalır.
hırsınız çıkıverir bir anda.

sevgidir bu kötülükleri yok eden.
mutluluğun baş mimarıdır o.

iyiliğin ve hoşgörünün yegâne kaynağıdır.


varsa bir tutam sevginiz yüreğinizin bir köşesinde, kaybetmeyin onu!

gözünüz gibi bakın ona… ekin… daha çok sevgi tohumu ekin…
üzerine üzerine gidin… büyüsün… dağılsın her yere…

büyüsün ki bir an önce; tutamınız bahçe, bahçeniz orman,
ormanınız yurdunuz, yurdunuz da dünyanız oluversin.

tüm dünyaya korkusuzca yayılsın ki sevgi fışkırsın atmosferin
damarlarından. evrene sığmaz olsun!

sevenler… sevilenler… bir arada tadını çıkarın sevgi bolluğunun…

zalimlere, namussuzlara inat yaşayın dilediğinizce…

yolunuz açık olsun!
 
Clicky Web Analytics