Mart 06, 2007

Kötü mü sıkıcı mı?

5 Mart 2007 Tarihli Bir Farketing Notu

Hangisi daha kötü, doğru bilgi vermeyen reklam mı, sıkıcı reklam mı?

Yorumlar için adres belli, farkedin...

Mart 05, 2007

günün (s)özü 61

Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar.

Newton

Paradoks III

Sevdiğim Sloganlar - 1

Abbate
Bir gömlek üstün

Tamek
Tamekse koy sepete

Tokai
Çakar çakmaz çakan çakmak

Kelebek Mobilya
Yeni bir kelebek, yine bir kelebek...

Arçelik
Arçelik demek yenilik demek!

Efes Pilsen
Bira bu kapağın altındadır.

Tukaş
Gözüm kapalı alırım!

Yapı Kredi
Burası Yapı Kredi.Fark burada.

Hürriyet
Hürriyet Hürriyet'tir.

Hayat
Su Hayat'tır.

Mart 04, 2007

günün (s)özü 60

Dünya'da yaşamak pahalı ama fiyata Güneş'in etrafında bir tur dahil!

GSU09

Çok geç olabilir


Birine sevginizin tümünü sunmak, asla sizi de aynı şekilde seveceğinin garantisi değildir.

Sevgiye karşılık beklemeyin; sadece sevginin karşıdakinin kalbinde büyümesini bekleyin; fakat olmazsa da, sizin kalbinizde büyüdügüne emin olun.

Birine çarpılmak için bir an yeterlidir, birinden hoşlanmak bir saat ve birini sevmek için de bir gün yeterlidir, ama birini unutmak ise bir ömür sürer.

Görünüşe aldanmayın; kandırıcı olabilir. Zenginliğe aldanmayın; yok olur gidebilir. Sizi güldüren birini şeçın çünkü karanlık bir günü aydınlatan şey bir gülümsemedir.Kalbinizi gülümsetebilen birini bulun.

Öyle zamanlar vardır ki, bazen birini öylesine çok özlersiniz ki, onu hayallerinizden çıkarıp, gerçek hayatta kucaklamak istersiniz. Hayal etmek istediğiniz şeyi hayal edin, gitmek istediğiniz yere gidin, olmak istediğiniz kişi olun, çünkü yaşayabileceğiniz tek bir hayatınız var ve tüm bunları yapabilmek için tek bir şansınız.

Sizi tatlı kılacak kadar yeterli mutluluğunuz olsun, güçlü kılacak kadar acı deneyiminiz, insan kılacak kadar üzüntünüz ve sizi mutlu kılmaya yetecek kadar umudunuz olsun.

Daima kendinizi başkalarının ayakkabılarına koyun. Eğer ayaklarınız açıyorsa, o kişininkiler de açıyordur.

En mutlu kişiler, her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir, onlar karşılarına çıkan her şeyin değerini en iyi bilenlerdir.

Mutluluk, ağlayanlar, incinenler, araştırma yapanlar ve çabalayanlar için vardır, çünkü böyle insanlar hayatlarına giren her insanın önemini takdir edenlerdir.

Aşk bir gülücük ile başlar, bir öpücük ile gelişir ve bir gözyaşı ile son bulur.

En parlak gelecek, unutulmuş bir geçmişin üstünde yükselir, geçmişinizdeki kalp kırıklıklarını ve hataları silmezseniz hayatın içinde ilerleme şansınız olmaz.

Sevin... Sevin... Sevin... Hiçbir şeyi ve hiçkimseyi düşünmeden sevin...
Sevginizi, sevdiğinizi elde etmek için her yolu deneyin.

Bir gün her şey için çok geç olabilir. Unutmayın!

Bu sabaha doğru


Bu sabaha doğru
Deniz karanlık ve sisli
Gökyüzü bembeyaz
Uçuşan martı kuşları
Bembeyaz
Deniz ıslak mı ıslak
Derdimiz var seninle
Açılayım diyorum uzaklara
El vermiyor
Dayanmıyor kederim
Islak ıslak ağlıyorum
Denize inat
Derdimiz var seninle
Bu sabaha doğru

Mart 03, 2007

günün (s)özü 59

Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben.

Paradoks II

Muhittin Abi - VI



- Muhittin Abiiiiiiii!!! Yanıyoruuuuuuz!!!
- 'Bilmek, söndürmenin yarısıdır' evlâdım!


- 'Aşkın gözü kördür!' derdin de inanmazdım abi be!
- 'Körler sağırlar birbirini ağırlar' İsmailim...


- Makbule beni aldatıyor abi, çok kötüyüm...
- Kötüysen sen de onu aldat, ödeşirsiniz yiğidim.

eNSTaNTaNeLeR 4

* Yaşasın Kaynaştırma Harfleri!

* İkiyüzlü Gökyüzü

* Bilgisaçar

* Papatya Çayı Falı

* Romantik Çağ

* Ab-e Hayat

* Sanatsız Sponsor

* Meyd in Türkiye

Mart 02, 2007

GSU08

Karamanoğlu Mehmet Bey

Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum.

Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?

Bir ferman yayınlanmıştı:

"Bu günden sonra, divanda, dergâhta bârgâhta, mecliste, meydanda
Türkçe'den başka dil konuşulmaya"
diye hatırlayanınız var mı?

Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri, fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
Hanım ağanın, firstlady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gross market,
Ucuzluğun, damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard,
Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome, çıkışında goodbye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın, body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın, prestij olduğunu bileniniz var mı?
Sekinin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin hasretin, nostalji olduğunu öğreneniz var mı?
İş hanımızın plaza, bedestenimizin galeria,
Sergi yerlerimizi, center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin menü,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizı dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı önemli haberler, flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları, star diye seyredeniniz var mı?
Virvirik dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı kahve içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün el diline özendiğine, içi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,
Türkçe'miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı .
Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?


Alev Alatlı

günün (s)özü 58

Geçmişe bakarak geleceği planlayamazsınız.

Edmund Burke

Maket ve Obje Yarışması

Şişeleri kapakları kutuları makasları hazırlayın! Efes Pilsen Maket ve Obje Yarışması'nın ikincisi başladı. Geçtiğimiz yıl ilki düzenlenen ve büyük bir ilgi gören Efes Pilsen Maket ve Obje Yarışması bu yıl ikinci kez en güzel maket ve en yaratıcı objeleri ödüllendirmek üzere start alıyor. El becerisi ve yaratıcılığı eğlenceli bir kurguyla bir araya getiren yarışmanın başvuruları 1 Mart’ta başladı.
Katılım tarihi: 1 Mart - 18 Mayıs 2007
Ödüllere göz atmakta fayda var. Başarılar...

Mart 01, 2007

Paradoks I

razüye ile hayrü

giçenlerde sıradan bi bazar günümü romantük bi gonsepte sokmak üçün razüyemü alup gırlara addum kendümü. belgırat ormanlarunda pol pol oksüjen solumak istedük. razüyemün bek de hoşuna giddü ağaç mağaç ortamu. etrafuna bakındu durdu bi süre garibüm. guşların cıvultusu, böcüklerün hışurtusu içünde goştuk durduk. bi o yana, bi bu yana bi de öte yana salduk bünyeyü. teslüm edüverdük beyüncüklerimüzü doğaya. denge nüyüm galmadı tabiğ. yadduk, uzanduk çümlere. razüyemün, biricüğümün gulağuna aşşg diyolar ya hanü, hah işte ona benzüyen şarkular çığırdum. seviyom seni didüm. ekmeğemi duzlara banup banup seviyom senü bidenem didüm. bu ne hayrüm fıddırdınnı sen didi. anlamadu aşgum; amma benü sevdüğünü bellü edüyon ya yiğidüm o yiter bağa didi. ben durur muyum buğun üzerine divam itme gararı aldum. anluyacağunuz gayışlaru gopardum oğan! banup yer gibü. muslukdan su içer gibü gız didüm. yine anlamadu hayrüsünün o anlamlı sevgü sözcüklerünü… tabüat ananun verdüğü coşguynan sağa sola zuplaya zuplaya bağurdum, haykurdum aşşgumu yüce dağlara… gözlerümü açduğum anda bi de ne göreyüm! lafın doğrusu göremeyüm? razüyem gaçmuş gidivermüş yanumdan. dimek kü aşşgu anlatmak üçün kipar biyfendüler gibü olmak lazummuş...

GSU07

günün (s)özü 57

Eski zamandan kalma dogmalar, baş kaldıran gelecekte artık işlemeyeceklerdir. Eğer nedenimiz yeni ise, biz de yeni düşünüp öyle oynamalıyız.

Abraham Lincoln

Kitle Değil, Bilge Olmak


Hedef tahtasının ne olduğunu bilirsiniz. Şimdi gözünüzde bir hedef tahtası canlandırın. Büyükçe, tam boyunuz kadar. Bir de, o hedef tahtasına atış yapmak için birbirleriyle yarışan, ellerindeki birbirinden farklı silâhlarla hedefi tam 12’den vurmaya çalışan atıcılar olsun.

Buraya kadar hayalinizde gayet masumane bir senaryo canlandırdınız. Şimdi bu senaryoya bir şey daha ekleyelim. Hedef tahtasının yerinde bir insan olsun. Gördünüz mü? Birden bire nasıl da gaddarca ve canavarca bir tabloyla yüz yüze geldik. Hedefe bir başkasını değil de kendinizi koymanızı talep etseydim, eminim, en iyimser ihtimalle yüzünüz kıpkırmızı kesilir, ‘Bu kadarı da pes doğrusu!’ diyerek çıkışırdınız.

Belki birilerinin zoru ve irademizi aşan bir gücün etkisiyle bu ve benzeri tehlikelerle karşılaşmamız olasıdır. Ama hiçbir insanın bilinçli ve kendi iradesiyle böyle bir hedef haline gelmek istemez. Alabildiğine kaçar. Farklı bir tepki göstermek imkânsız gibidir. Tıpkı en basit matematik kurallarından olan iki kere ikinin dört etmesi gibi. Ama, bir konu var ki, orada bu kesin kural alt–üst oluyor. İki kere iki sıfırın altına iniyor.

Evet bu tehlikeli oyunu, çeşitli oranlarda biz, siz, hepimiz oynuyoruz. Kendimizi hedef tahtasının yerine koyup, atış yapılması için en uygun pozisyonu kendi irademizle belirliyoruz. Bazen evimizin en seçkin ve en güzel köşesine koyduğumuz televizyonumuzun karşısına geçerek, bazen bir gazete veya dergiyi elimize alarak, bazen radyomuzun düğmesine basarak, bazen de bilgisayarmızın başına oturarak ‘Hedef Kitlesi’ arasına bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek katılıyoruz.

Burada hemen belirtilmesi gerekli bir nokta var: Hiç kimseye televizyon seyretmeyin, gazete–dergi okumayın, radyo dinlemeyin, otobüs durakları veya metro istasyonundaki reklam panolarına bakmayın diyemeyiz. Dikkat çekmek istediğimiz nokta, bu basın–yayın araçlarında ve tanıtım araçlarında yer alan ve bizi birer tüketim çılgını ve alışveriş bağımlısına dönüştüren reklamlara karşı duyarlı olunmasıdır.

Pazarlama iletişimi çalışmalarında ‘Hedef Kitle’ kavramı ‘yapılan tüm tanıtım faaliyetlerin yönlendirildiği, bu faaliyetler sonucunda kendilerinden eylem ve düşünce değişimi beklenen kişiler ya da gruplar’ olarak tanımlanıyor.

Reklam adıyla toplumun hedef tahtası haline getirilmesi; genel kitle içinde meslek, eğitim, yaş, cinsiyet, sosyal statü, kültürel ve etnik özellikler gibi gruplamaların yapılarak hedef seçilmesi; hedef seçilen kitlelerin bir tür kobay haline getirilmesi; hepsinin ötesi toplumu sadece ‘Hedef’ olarak gören ‘Reklam Baronlarının’ kendi aralarında da kıyasıya rekâbete girişmeleri üzerinde durulması gerekir.

Bir düşünelim: Hiç farkında olmadan, bir ürün üretiliyor. Üretici firma, bir reklam firmasıyla anlaşıyor. Reklam firması piyasaya sunulacak ürünle ilgili bir piyasa araştırması yapıyor. Benzer ürünlerin pazar payı, pazarın büyüme oranı, asıl ürünün hedef kitlesi ve bu kitleye ulaşım kanalları inceleniyor. Buraya kadar her şey normal. Bir olumsuzluk ve anormallik söz konusu değil.

Tam bu noktada, iki yol ayrımından birisi tercih ediliyor: Ya pazardaki mevcut pastadaki payın büyütülmesi veya yeni bir pazar payı oluşturulması. Ama, her iki durumda da hedef kitlenin konumu değişmiyor. Çünkü pazarı büyütmek veya yeni talep oluşturmak isteyen firma, yapılan yoğun reklam bombardımanı ile hedef kitle üzerinde o ürüne talep oluşturuluyor. Bazen bu talep öylesine büyük oluyor ki, adı-sanı duyulmayan bir ürün için çok kısa süre içinde bir talep patlaması yaşanıyor. Fakat bu patlama çok kısa süreli oluyor. Çünkü bunu, aynı piyasada yer alan bir başka firmanın reklam bombardımanı takip ediyor. Ve daha sonra diğeri veya aynı ürünü başka isim ve markayla piyasaya giren bir başka firmanın reklam fırtınası takip ediyor.

‘Hedef Kitle’ ise, bu kısır döngü içinde, kendisine dışarıdan biçilen rolü, yani tüketimi, ucuzluk, farklılık, karizmatik ve üstün oluş gibi daha pek çok yaldızlı etiketi taşıyabilme adına en güzel şekilde yerine getiriyor.

Sonuç olarak reklam bir araç. Ne yazık ki bu aracın belli kesimlerce insanların zihinlerini uyuşturan, bağımlı hâle getiren bir enjektör haline getirdiğini gösteren sayısız örnek var. Örneği dışarıda aramanıza gerek yok. Kendimize bakalım ve basit bir deneyle kendimizi test edelim.

Elinize kağıt kalem alın ve en son satın aldığınız beş ürünü yazın. Ardından, özellikle bu ürünleri ve markalarını niçin tercih ettiğinize dair üçer tane gerekçe yazmaya çalışın.

Ortaya çıkan tablo, bizim hangi düzeyde ‘Hedef’ olduğumuzu, bir başka açıdan da kendimizi bilinçli bir ‘Hedef’ haline nasıl getirdiğimizi gösterecektir. Bu andan itibaren de karşımıza çıkan iki yoldan birisini, ‘Hedef’ veya ‘Bilge’liği tercih etmemiz gerekecektir.

Dr. Veli Sırım
Kişisel Gelişim Dergisi (Nisan-2006)

Şubat 28, 2007

günün (s)özü 56

Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur.

Sokrates

Gözlerin İstanbul Oluyor Birden


Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin
Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.
Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Yavuz Bülent Bakiler

Ayakkabı Gibidir Aşk


Bedenin yükünü ayaklar taşır, ruhun yükünü yürekler...

Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz. İçinizin acılarını, sıkıntılarını, kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve "güzel" bir aşk ararsınız.

Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir... Bazıları çamur yağmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" koşullarına dayanıklıdır. Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak "yamrulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider. Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz, tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde nasır oluşabilir.

Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar. Ruhunuzu daraltan bir aşk için de yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp "zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını" görebilirsiniz.

Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir". Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar, aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar. Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar. Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eglence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır. Bez "ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları" ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur. "Marka" ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz. Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.

Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafı" olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.

Evet, aşk "ayakkabıdır". Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz". Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız; "delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!


Can Yücel

Şubat 27, 2007

Starbucks Yarıştırıyor!

Bu yıl dördüncü kez düzenlenecek olan Starbucks Coffee Tasarım Yarışması için katılımlar başlıyor. Adaylar, 1 Mart–2 Nisan 2007 tarihleri arasında, starbucks.com.tr adresindeki formu doldurarak yarışmaya katılabilecek.

Bu yıl, 'Mutluluğun Resmi’ temasını işleyecek olan yarışmada katılımcılar, Starbucks Coffee’de yaşadıkları kahve deneyimini resme dökerek duygularını anlatmaya çalışacak.

Eserlerin, akademisyen ve sanatçılardan oluşan bir jüri tarafından değerlendirilecek olduğu yarışmada kazanan, üç günlük bir Amsterdam seyahati kazanacak. Ayrıca kazanan eser, Starbucks’ın özel koleksiyon kupaları arasında yer alacak.

18 yaşını doldurmuş tüm amatör ve profesyonel katılımcılara açık olan yarışmanın kazananı, 19 Nisan 2007 tarihinde Starbucks internet sitesinde açıklanacak.

günün (s)özü 55

Bir sabun reklamında Pascal'ın düşüncelerindeki kadar değerli keşifler yapılabilir.

Marcel Proust

GSU06

Dokuz Tür Marka İlişkisi

Altta kalanın canı çıksın

Marka Mimarisi (Brand Architecture) bizim mesleğin son yıllardaki en verimli kolu. Şirketler yeni ürünler çıkarıp yeni alanlara girdikçe, başka şirketler aldıkça veya işbirliklerine gittikçe ellerindeki marka ve alt marka sayısı çığ gibi büyüyor ve o karmaşayı çözmek giderek bir uzmanlık haline geliyor. Allah bereket versin!

Marka ilişkilerinde belli şablonlar olsa da nihai çözüme ulaşırken bilimsel araştırmalar kadar kişisel tecrübelerden de yararlanılır ve çoğu zaman her vakaya özel, özgün bir çözüm üretilir. İlk satırda bahsedilen nedenle, bulunan özgün çözüm kısa sürede eskir ve yeniden bakmak gerekir. Allah bin bereket versin!

Konunun babası David Aaker tarafından oldukça net bir şekilde tanımlanan dokuz klasik marka ilişkisi ve sonrasında bizim yaptığımız dokuz yerel ekleme aşağıda bilgilerinize sunulmuştur:

Alt-Üst ilişkileri (Subbrands)

Master Brand as Driver: Bir ana marka ve bir alt marka var gibi görünse de burada ana marka abiliğini hep hissettirir. Örneğin HP Deskjet veya Dell Dimension markalarında ana marka olmadan diğeri neredeyse bir hiçtir.

Co-drivers: Bu ilişkide de bir alt-üst durumu vardır ancak alt marka o kadar ezdirmez kendini. “Sen Sony isen ben de trinitronum, kasılma o kadar” şeklinde kafa tutabilir.

Onaylama Durumları (Endorsed brands)

Strong Endorsement: Hesapta yeni bir marka lanse edilmektedir ve esas marka “onaylayan” pozisyondadır ancak ana marka bunu öyle terbiyesizce yapar ki diğerini zor durumda bırakır, kişiliğini bastırır. Örneğin Courtyard by Marriot veya Obsession by Calvin Klein.

Linked Name: Bu ilişkide onaylayan marka diğerine adını vermiştir ama bunu sorun yapmamakta, tam tersine onu yetiştirdiği ve adını taşıdığı için gurur duymaktadır. Adını verdiği yeni aile üyesi kendi ayakları üzerinde duran bir markadır artık. Nestea, Nescafe.

Token Endorsement: Esas marka veya kurum varlığını hissettirmekte ancak bunu edepli bir şekilde yapmaktadır. Lotus-IBM, Universal Pictures-Sony gibi.

Markalar Evi (House of Brands)

Shadow Endorser: Onaylayan marka veya kurum bir çok markaya sahip olduğundan ve esas olarak kendi kişiliğine güvendiğinden kompleks yapmamakta, bünyesindeki markaların işine fazla karışmamaktadır. Lexus-Toyota, Migros-Koç.

Not Connected: Markanın kime ait olduğundan hiç bahsedilmez, kimse de sormaz. Markanın bir abiye, dayıya ihtiyacı yoktur. Kendi ayakları üzerinde duran yetişkin biridir o. Pantene-P&G, Hacı Şakir-Colgate.

Markalı Ev (Branded House)

Same Identity: Bu evde kimse öyle kafasına göre yeni adetler getiremez, farklı isimler alamaz. Bütün arabalar BMW’dir ve numaralarıyla ayrılırlar. “Sen bir hiçsin, genelevdeki 106 numaradan farkın yok!”

Different Identity: Aynı soyadını taşıyan ancak birbirinden farklı türde işler çeviren insanlardan oluşan kötü bir evdir burası. Abisi din adamı, kız kardeşi akşamları file çorabını giyip otoyola çıkıyor. Örneğin Club Med, Singles vs Couples.

Sağolsun David Aaker bir çok ilişkiyi net bir şekilde açıklamış. Ancak üstadın doğal olarak bilmediği Türk tipi markalar veya marka ilişkileri de var ki onların adını da biz koyalım:

“Durun, siz aslında kardeşsiniz!” markalar: Turkcell-Hazır Kart, Arçelik-Beko

Misafir edildiği evde tacize uğrayan markalar: ToyotaSA, CarrefourSA, Popstar/Türkstar

Markalar Mahallesi: “Markalı ev” olarak başlamış ancak zamanla Sultanbeyli gibi büyümüş olanlar; Ülker dışında bir örnek vermeye gerek yok.

Geldiği memleketi aşırı benimseyip köklerini reddedenler: Doritos A la turca, McDonald’s McTurco, Çarkıfelek.

Hafızasını yitirmiş markalar: İETT (İstanbul Elektrik Tramvay Troleybus), Yapı Kredi, DSP (Demokratik? Sol?? Parti???)

İyi aile terbiyesi görmediği için zamanla sokağa düşen markalar: İskender, Isıcam, Pimapen.

Kendini marka zannedenler: Rize, Turist, Filiz çayları, Samsun-Maltepe.
Adile Naşit-Münir Özkul filmlerindeki aile tadında “her telden” marka evleri; Hürriyet, Kelebek, Milliyet, Radikal, Posta, Fanatik, Gözcü, D&R, Yay-Sat, Finansal Forum, Daily News...

Troyka markalar: Haşmet-Hıncal-Kenan, Mazhar-Fuat-Özkan, Üç büyükler (FB-GS-BJK), Rakı-kavun-peynir, Yol-su-elektrik (Vedat Özdemiroğlu’na teşekkürler!)


Güven Borça
Marka Danışmanı

Şubat 26, 2007

3 vakte kadar(!)


İstanbul Avrupa Kültür Başkenti 2010 Girişim Grubu bizden, İstanbul’un kültür kentleri arasında en yüksek kültür mirasına sahip ve AKB’ler arasında en önemlisi olduğunu vurgulayacak bir ilan çalışması istiyordu.

Vaadimiz de şuydu: ‘İstanbul, kurulduğu günden beri bir çok topluma dolayısıyla kültüre ve dine ev sahipliği yaptı ve yapmaya da devam ediyor. Bu da onu dünyanın en önemli kültürel şehirlerinden biri yapıyor. Bu önemli şehri tüm dünya ve İstanbullular böyle algılamalı.’

Peki ya hedef kitlemiz: İstanbullu olan ve İstanbul ile ilgili herkes.

O halde tekrar düşünelim. Kahve falı ve lokum ile vurgulanan nedir? Sadece Türk kültürü ön plana çıkartılıyor. Bu çalışmayı Edirne, Bursa ya da Gaziantep şehrini tanıtmak için de kullanabilirsiniz. Hatta zorlarsanız köyler ve kasabalar da birer kültür başkenti olabilir(!)

Oysa İstanbul bu mudur?

Napolyon'un 'Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu' dediği büyülü kent İstanbul, yaratıcı olduğu düşünülen ama brieften uzak ve imla hatalarıyla dolu bu güzide ilanla mı tanıtılacak? Cevabını arayan o kadar çok sorum var ki!

Açıkçası birinci gelen bu çalışma bana doğrularımı tekrar hatırlattı. Brief nasıl yorumlanır, Türkçe nasıl kullanılır, hedef kitle nasıl özelleştirilir?..vb gibi gider bu liste.

Ayrıca 'pek çok' nasıl yazılır?
Ya 'yan yana'?
'Ev sahipliği' bitişik mi yazılıyordu yoksa?

Reklam yazarları Türkçe kelimelerin nasıl yazıldığını bilmiyorsa kullanmasında bir fayda yok! 'Made in Turkey' yazsınlar üzerine, olsun bitsin! Pratik ve hatasız bir yol size, 3 vakte kadar hatta!

Evet, sizi dinliyorum...

79. Oscar Ödülleri


79. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu

Yönetmen Martin Scorsese, 40 yılı aşkın sanat yaşamında 5. adaylığında ilk Oscar ödülünü kazanırken, kendisine Oscar getiren 'The Departed' filmi de, bu yılın en çok ödül kazanan filmi oldu ve geceden 4 ödülle ayrıldı. 7 dalda aday gösterilen 'Babel' sadece 1 ödül alabildi.

The Departed / Köstebek 4 dalda,
El Laberinto del Fauno / Pan’ın Labirenti 3 dalda,
Little Miss Sunshine 2 dalda,
Dreamgirls / Rüya Kızlar 2 dalda,
Babel / Babil 1 dalda,
Oscar ödülü kazandı.

79. Oscar Ödülleri

En iyi sanat yönetmenliği: Eugenio Caballero ve Pilar Revuelta (Pan’s Labyrinth)
En iyi makyaj: David Marti, Montse Ribe (Pan’s Labyrinth)
En iyi kısa animasyon: Danish Poet
En iyi kısa metraj: West Bank Story
En iyi ses kurgusu: Alan Robert Murray, Bub Asman (Letters From Iwo Jima)
En iyi ses miksajı: Michael Minkler, Bob Beemer ve Willie Burton (Dreamgirls)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Alan Arkin (Little Miss Sunshine)
En iyi animasyon: Happy Feet
Sinemaya uyarlanan en iyi senaryo: William Monahan (The Departed)
En iyi kostüm: Milena Canonero (Marie Antoinette)
En iyi görüntü yönetmeni: Guillermo Navarro (Pan’s Labyrinth)
En iyi görsel efekt: John Knoll, Hal Hickel, Charles Gibson ve Allen Hall (Pirates Of The Caribbean: Dead Man’s Chest)
En iyi yabancı film: The Lives Of Others (Almanya)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Jennifer Hudson (Dreamgirls)
En iyi kısa metraj belgesel: The Blood Of Yingzhou District
En iyi belgesel: An Inconvenient Truth
En iyi film müziği: Gustavo Santaolalla (Babil)
En iyi özgün senaryo: Michael Arndt (Little Miss Sunshine)
En iyi orijinal şarkı: I Need to Wake Up - Melissa Etheridge (An Inconvenient Truth)
En iyi kurgu: United 93 (Clare Douglas, Christopher Rouse ve Richard Pearson)
En iyi kadın oyuncu: Helen Mirren (The Queen)
En iyi erkek oyuncu: Forest Whitaker (The Last King Of Scotland)
En iyi yönetmen: Martin Scorsese (The Departed)
En iyi film: The Departed

Sanal Dizi


Bu blogun şimdilik on üyesi var. Sanal dizinin senaryosunu sırası gelen yazıyor. Kahramanlar yazarların hayallerinde şekilleniyor, olaylar esrarengiz bir şekilde gelişiyor. Yazısını yazan topu bir sonrakine atıyor. Yazmak kadar okumak da heyecanlı olacağa benziyor. Yazması bizden, takip etmesi sizden! Ayrıca yorumlarla katkıda bulunabilirsiniz. Hadi bakalım sanal diziye...

günün (s)özü 54

Sabahleyin kaybedeceğin bir saatin bütün gün zararını çekersin.

William Whately

GSU05

Reklamın Türkiye'de Gelişimi

Nedir reklam? Reklam bir ürünü bir düşünceyi ya da bir hizmeti bedel karşılığında tüketicinin beğenisine sunmak, merak uyandırmak ve satışı desteklemektir. Markaların ve medyanın bu denli geliştiği bir çağda reklam demek her şey demek, reklam sizin bilinirliğiniz, kaliteniz, satış kârınız demek.

Dünyadaki ilk televizyon reklamı, Bulvano markalı bir saate ait. 1 Temmuz 1941’de WNBT Televizyonu’nda yayınlanan reklam 20 saniye ekranda kaldı ve karşılığında 20 dolar ücret alındı.

Reklamı Türkiye’de, Türkiye’nin gelişim sürecinde incelersek, ekonomideki gelişimi de gözlemleyebiliriz. 1550 yılına kadar Osmanlı Devleti, ekonomik olarak kendi kendine yeter durumdaydı. Daha sonraları, 1838 Gümrük Anlaşması ile Batı’nın üretimi Osmanlı topraklarına hızla girdi. Batılı tüccarlar zaten Avrupa’da var olan reklamcılığı Osmanlı topraklarında uygulamaya başladılar. İlk reklamımız Venedik’te bir eczacının el ilanıydı. Zaten meşrutiyete kadar olan zaman içerisindeki reklamlar, genelde bu tarz doktor ve ilaç reklamları oldu.

Meşrutiyetle beraber yayındaki gelişmeler reklamcılığı hızlandırdı. 1909 yılında ilk reklam ajansımız kuruldu: “İlancılık Kolektif Şirketi”. Bu dönemde daha çok yerli mal reklamı yapıldı. Resim eklenerek okuyucunun reklama olan ilgisi arttırıldı. 1. Dünya Savaşı nedeniyle duraklamaya giren reklamcılık, Cumhuriyet’le tekrar atağa geçti fakat Harf Devrimi ile kısa süreli bir duraklamaya girdi. Ama bununla birlikte Harf Devrimi, gazete satışlarını önemli ölçüde arttırdı. Bu gelişme de yeni ajansların kurulmasına vesile oldu ki bunlardan bazıları; Mecra Ajans, Faal Reklam Ajansı ve Manajans’tı.

Çok partili yaşama geçiş ile devlet tekeli biraz olsun azaldı ve özel sektör oluşmaya başladı, bu da rekabet kavramını hayatımıza daha belirgin bir şekilde soktu. Rekabet ise reklamı kaçınılmaz kıldığından Türkiye reklam sektörüne gerçek anlamda ısınmaya 1930’lardan sonra başladı.

1927 de ilk radyo istasyonu kuruldu, 1938’de radyolar Münakalat Vekaleti’ne (Ulaştırma Bakanlığı) bırakıldı ve Ankara Radyosu kuruldu. Devlet tekelindeki radyoda reklam yayınlanması yasaktı. 1949 yılında kurulan İstanbul Radyosu ile radyoya reklam vermek isteyenlerin talepleri arttı, bunun üzerine 1951’deki kararname ile radyolar reklam yayınlama özgürlüğüne kavuştu. Genelde reklam saati kiralayanlar, bankalar ve resmi kuruluşlardı. Bu alandaki gelişmeler üzerine 1956’da Televizyon Reklam kuruldu ve radyo reklamcılığına başlandı. Daha sonra Sedef Reklam, Altın Reklam vs... kuruldu.

Reklamın yükselen önemi karşısında siyasal maksatlı kurulmuş olan gazetelerimiz, reklam alabilmek için gazetelerini daha renkli, okuyucuyu cezbedecek hale getirdiler. 1961 yılında gazete reklamlarındaki tekel ortadan kalktı. Bu gelişmeyle reklamcılık tekrar hareketlendi ve reklam harcamaları artmaya başladı.

TRT’li yeni dönem

31 mart 1968’de deneme yayınına başlayan ve 3 mart 1972’de ilk reklamını alan TRT, Türkiye’de reklamcılığın dönüm noktalarından birisi oldu. 1980’de tüketim teşviki ve serbest piyasa ekonomisi uygulaması ile uluslararası reklamcılık başladı ve reklam harcamaları 1981 yılında 20 bin YTL iken 1986 yılında 150 bin YTL’ye çıktı.

1990 yılında özel televizyonlar da sektöre dahil oldu. Reklam verenler için arz arttı ve fiyatlar düştü. Bunun bir neticesi olarak, daha fazla ürünün reklamı yapılmaya başlandı. Bu sayede reklam ajanslarının ciroları arttı. Örneğin Bozell/Poyraz Ajans’ın cirosu 1992 – 93 yılları arasında % 454 oranında arttı!

Günümüzde ise, internet reklamları sektörden pay kapmaya çalışıyor. İlerde internet, ucuzluğu ve ulaşım ağının genişliği sayesinde reklam verenlerin son sürat ilgileneceği bir mecra olacak.


Yazan: Zeynep Kesik

Kaynaklar:
Osmanlı Basınında Reklam / Dr. Hamza Çelik,
www.reklam.ilef.net,
www.40ikindi.com

Şubat 25, 2007

Tour Eiffel

günün (s)özü 53

Her münakaşanın temelinde birisinin cahilliği yatar.

Louis D. Brandeis

İnsan Olmak

İnsanın kendi sorumluluğunun doğrultusunda gösterdiği çaba yaşamın özüdür. İçinde bulundukları anı yaşamayan ve yaşama etkin bir biçimde katılamayan insanlarda ölüm korkuları oldukça yaygındır. Sevgi, beraberliğe yaşam katabilmeyi ve canlılığını artırabilmeyi içerir. Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!

Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle yaşamına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!

Diğer insanların gerçeklerini anlamaya çalışacağımız yerde onları dünyada yalnızca kendi gerçeklerimiz varmışcasına yargılamak etkin olabilmemizi engeller ve yalnızlığa yol açar. Kendi benliğine yabancılaşmış bir insanın değerleri ve inançları tehlikeye karşı savunma niteliğinde olduğundan davranışları da katı, inatçı ve esneklikten yoksundur. Bu, kendi gerçeklerini algılayabilen bir insanın esnek bir biçimde sürdürdüğü kararlılıktan farklıdır.

İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçeklerini olduğu gibi kabul etmek zorundayız.

İçimizden gelen ses, eğer onu dinlemeyi başarabiliyorsak, bize hangi doğrultuda davranmamız gerektiğini söyler.

Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir, kendimizden çok yada kendi yerimize değil. Bir başka deyişle sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir.

Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır. Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır.

Bugün insanların birbirinin karşıtı olan iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim. Her insanda bu eğilimlerin ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçirebildiği yaşantılar belirliyor.

Destek ve dayanışma ortamında yetişen bir insanda olumlu ve yapıcı duygular, kendini gerçekleştirme yollarını engelleyen bir ortamda büyüyen bir insandaysa bencil ve yıkıcı eğilimler etkinlik kazanır. Çevresinde her şey yolunda gittiği halde kendi yaşamını yine kendisi bozan insanların sayısı o denli çok ki!

İnsan doğası yalnızca belirli bir zaman kesiti içinde nasıl değerlendirilemezse, toplumlar da geçmişlerini özümseyemedikleri sürece kendilerini gereğince anlayamazlar. Bir duyguyu "nasıl" yaşamakta olduğumuzu fark edebilmek, onun geçmişe dönük nedenlerini açıklayabilmiş olmaktan çok daha büyük önem taşır!

İnsanları sevebilmek, onlarla başedebilecek yöntemleri geliştirebilmeyi gerektirir.

İnsan kızgın olduğu için diğer insanlardan korkar, insanlardan korktuğu için de onlara kızar.

İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.

İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür. Bir insanın kendisine karşı sorumluluklarıyla başkalarına karşı sorumlulukları iç içe geçmiş tek bir olgudur, birbirinden soyutlanamaz.

Kendini gerçekleştirme, kendini yaşamayı göze alabilecek yürekliliği gösterebilmeyi ve kısır döngülerden özgürleşebilmeyi tanımlar.


* Bu sözler Engin Geçtan 'ın "İnsan Olmak" adlı kitabından (Adam Yayınları, İstanbul, 1984, 1.Baskı) alınmıştır.

GSU04

Şubat 23, 2007

eNSTaNTaNeLeR 3

* Sevgili Yumakları

* Evrimdışı görünüyor

* Gece-Gündüz Tarifesi

* Aşk-ı Memnuniyet

* Pamuk Prens

* Kahve(ba)hane

* Dünyalı İnsan

* Uzaydan Temiz

günün (s)özü 52

Erkek karısını bir buketle şaşırtabilir. Bir kutu çikolatayla mutlu eder. Bir altın kolye ile de şüpheye düşürür.

Sam Ewing

Benim de bir fikrim var!


Kocaeli Üniversitesi ve Kocaeli Sanayi Odası işbirliğiyle düzenlenen 'Benimde Bir Fikrim Var?(!) ilanına birlikte göz atalım.

Bağlaç olan de bitişik yazılmış. Kelimelerin baş harflerini büyük yazma gafletine düşmüş olmalılar. Buna en çok dikkat etmesi gereken kurumlardan biri olan reklamcılık sektöründe reklam yazarlarının bu konuda alt yapılarının sağlam olması gerekiyor. Bu da ancak iyi bir dilbilgisiyle sağlanabilir. Peki cümlenin sonunda, gülen soru işaretinin anlamı nedir? Anlayan varsa bana da anlatsın!

Halbuki 'Benim de bir fikrim var!' olsa, olsa, olsa...

Da, de bağlacı nasıl yazılır?

Da, de bağlacı ayrı mı bitişik mi yazılır?

Da, de bağlacı ayrı yazılır; ancak, kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak büyük ünlü uyumuna uyar ve da, de biçimini alır: Kızı da geldi gelini de. Orhan da biliyor. Oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim? Güç de olsa. Konuşur da konuşur.

* Ayrı yazılan da, de hiçbir zaman ta, te şeklinde yazılmaz.

* Ya sözüyle birlikte kullanılan da mutlaka ayrı yazılır (ya da).

* Da, de bağlacını kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayırmak yanlıştır. Bu bağlacı tamamen ayrı yazmak gerekir: Ayşe de geldi (Ayşe'de geldi değil).

* Bulunma hâli eki olan -da, -de, -ta, -te'nin da, de bağlacı ile hiçbir ilgisi yoktur; bulunma hâli eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır: devede kulak, evde kalmak, yolda kalmak, ayakta durmak, çantada kek¬lik. Yurtta sulh, cihanda sulh. Dilde, fikirde, işte birlik.


Kaynak: Türk Dil Kurumu

Şubat 22, 2007

Beşiktaş-Üsküdar

günün (s)özü 51

Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira kendinin bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğunu sanır.

Plato

Arif Dino Şiirleri

2+2=4

Biri yer
Biri bakar
Kıyamet ondan kopar
Bakan bir değil
Kıyamet
Kıyamet ondan kopar


Berhayatız

Canavar düdüğü gibi
Naramızı atıyoruz.
Akbaba çınaraltında leş yesin
Hamdolsun hayatdayız!


Boğaziçi

Geceler
Gemiyle dönmez
Hey!!!
Telli pullu gelinler.


Bir Varmış

Yok´u
Yok eden
Var oldu : akıl
Renkten,sesten,rahiyadan
Mest oldu akıl,
Kendini inkar etti.
His,sevgi,aşk yolunda
Yok´a döndü akıl,
Yok´a vardı.
Yok´un yok´u var:
Varlık.
Var´a vardı akıl,
Yok´dan bir kadın,
Var´dan bir erkek.
Çok çocukları oldu,
Rivayete göre
Bahtiyar yaşadılar.


Ölüm Şiiri

Yaşamın gürültüleri suskunluklarını bulandırdı
Buna gülüyorsun simdi çünkü boş kafanda
Yer alan yanlızca tutsaklık

Mantık-Lirizm=Mantıksızlık

İşte Arif Dino'nun ağzından şiirlerinin bir izahı.


- Bu şiirlerde size zevk veren nedir?

- Çok kuvvetli bir lirizm. Bunu size ancak bir misalle anlatabilirim. Bir tramvay tasavvur edin. Süratle giderken vatman ani bir surette tramvayı durdurdu. Ayakta olanlar birbirlerinin üstüne süratle düştüler. Ben oturmuş olduğum için bu vakanın seyircisiyim ve gayri ihtiyari gülüyorum. Yere düşüp kalkanlardan biri yüzüme bakıp pek haklı olarak: "Ne gülüyorsun efendi? Az kaldı kolum kırılacaktı!" diyor. O zaman işe şuurum müdahale ederek cevap veriyorum: "Ayakta duranları devrilen iskambil kağıtlarına benzettim de gayri ihtiyari güldüm."

İşte şiir de böyledir. Hislerimiz gayri şuuri olarak doğar, aklın müdahalesi ve mantık onu sonradan izah eder. Lirizm ise hissin ifadesidir. Mantığın müdahalesi hislerimizin, yani lirizmin sükutu demektir. Tramvaydaki hadiseye nasıl gülmüşsem şiiri de öyle beğeniyorum. Bence mantıktan lirizmi çıkardınız mı mantıksızlık kalır.

Yani: Mantık - Lirizm = Mantıksızlık.

Bana öyle geliyor ki gerçeğin ihraç edilmesi, sanatı kendi sahasına daha fazla yakınlaştırmıştır. Sanatta mantığın ihracı son asırda türlü türlü ifade edilmiştir. Mesela Franz Kafka, Rimbaud'nun tamamen aksi bir yol takip eder. Fevkalade bir mantıkla manasız neticelere varır. Yaptığı lirizm onda da çok kuvvetlidir. Misalleri çoğaltabilirim. Fakat itiyadımı kaybetmemek için bunu da kısa kesiyorum.

- Sizin şiirlerinizde mana var mıdır? Sualime cevap vermediniz. Mesela sizin son çıkan:

Taştan mantar tarlası;
Çok yaşasın ölüler!

diye iki satırdan ibaret ne demek istediğiniz anlaşılamamış.

- Şiirlerimde mana vardır. Fakat ihtimal anlamak biraz güç. Size bu şiirin manasını söyleyeyim: Mezarlıktaki o sıra sıra mezarlar bana mantar tarlası hissini veriyor ve ölülerin ebediyet arzusu gibi görünüyor. Şiirim bu hissin ifadesidir ve anlayanlar için değil,anlamayanlar için lirizmi yüksek olabilir.


Arif Dino ile Röportaj

Şevket Rado, Akşam Gazetesi, 19.9.1940

Karartma

Kapılar tutulmuş neylersin
Neylersin içerde kalmışız
Yollar kesilmiş
Şehir yenilmiş neylersin
Açlıktır başlamış
Elde silah kalmamış neylersin
Neylersin karanlık bastırmış
Sevişmezsin de neylersin.

Paul Eluard


Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

Lavinia

Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal

Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
İncinirsin

Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme Lavinia


Özdemir Asaf

Aşka dair tavsiyeler

Usta oyuncu Müşfik Kenter 'den aşk üzerine küçük öğütler...


Yalnız Olanlara
Aşk bir kelebek gibidir, peşinden koştukça hep senden kaçar. En iyisi bırak uçsun, inan ki hiç beklemediğin bir anda gelip omzuna dokunuverir... Aşk mutlu eder, bazen de üzer ama aşk özeldir, aşkını hak eden birine sunarsan eğer...

Sevgilisi Olanlara
Aşkın amacı birileri için "mükemmel insan" olmak değildir, seni mükemmelliğe en çok yaklaştıracak insanı bulmaktır..

Çapkınlara
Sevmediğin birine asla "seni seviyorum" deme. İçinde olmayan duygulardan varmış gibi söz etme. Kimsenin hayatına kalbini kırmak için girme. Sevgi dolu bakan gözlere asla yalan söyleme, çünkü birine verebileceğin en büyük acı, aşık olmadığın birini kendine aşık etmektir...

Evli Olanlara
Seven insan "senin hatan" yerine "özür dilerim" diyendir, "neredesin" yerine "ben buradayım" diyendir, "nasıl yaparsın" yerine "niye yaptığını anlıyorum" diyendir ve aşk "keşke" yerine daima "iyi ki" diyendir...

Kalbi Kırık Olanlara
Kalp yarası siz kanatmaktan vazgeçinceye kadar sürer ve ilacı bu acıya alışmak değil, ondan ders çıkarabilmektir.

Aşık Olmaktan Korkanlara
Aşka düş ama tökezleme, anla ama bekleme, paylaş ama isteme, yaralan ama asla acıyı içinde büyütme...

Sevdiğini Fazla Sahiplenenlere
Sevdiğinin bir başkasıyla mutlu olduğunu görmekten daha acı bir şey varsa, o da sevdiğinin seninle mutsuz olduğunu görmektir..

Aşkini İtiraf Etmeye Çekinenlere
Sevdiğinden ayrılınca aşk acı verir, sevdiğin seni terk edince daha da çok acı verir ama en acısı, onu ne kadar sevdiğini bilmesine hiç fırsat vermemektir...

Dönmeyecek Birini Hâlâ Bekleyenlere
Hayatı en hüzünlü anı deli gibi sevdiğn insanın buna hiç değmediğini gördüğün andır ve en büyük kaybın onun için harcadığın yıllardır... Senin aşkını şu gün hak etmeyen, bil ki 10 sene sonra yine hak etmeyecektir. Bırak, gitsin....


Müşfik Kenter

Şubat 21, 2007

günün (s)özü 50

Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın üstüne düşse, olan yine yumurtaya olur.

Rum Atasözü
 
Clicky Web Analytics