* Türk! Övün! Çalış! İlk üçe gir!
* Doğrucu Davutlar Beldesi
* Önemli olan iyi mezuniyet...
* Aşkımı çaldılar! Hükümsüzdür!
* Bi adam vardı, başı sıkışan.
Bi mafya geldi, sıkışma bitti.
* Söz uçar, tadı kalır!
* Mühim olan insancık...
* Sensizlik korkusu; sessizlik ordusu.
Haziran 30, 2007
Haziran 29, 2007
Dalga
I
Mesut sanmak için kendimi
Ne kâğıt isterim, ne kalem;
Parmaklarımda cıgaram,
Dalar giderim mavisinden içeri
Karşımda duran resmin
Giderim, deniz çeker;
Deniz çeker, dünya tutar.
İçkiye benzer bir şey mi var,
Bir şey mi var ki havada
Deli eder insanı, sarhoş eder?
Bilirim, yalan, hepsi yalan;
Taka olduğum, tekne olduğum yalan;
Suların kaburgalarımdaki serinliği,
İskotada uğuldayan rüzgâr,
Haftalarca dinmeyen motor sesi,
Yalan.
Ama gene de,
Gene de güzel günler geçirebilirim;
Geçirebilirim bu mavilikte,
Suda yüzen karpuz kabuğundan farksız,
Ağacın gökyüzüne vuran aksinden,
Her sabah erikleri saran buğudan,
Buğudan, sisten, ışıktan, kokudan...
II
Ne kâğıt yeter ne kalem,
Mesut sanmam için kendimi.
Bunların hepsi...hepsi fasafiso.
Ne takayım, ne tekneyim.
Öyle bir yerde olmalıyım,
Öyle bir yerde olmalıyım ki,
Ne karpuz kabuğu gibi,
Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi...
İnsan gibi.
Orhan Veli Kanık
Haziran 27, 2007
günün (s)özü 151
Hayatımızda işlediğimiz hataların çoğu, düşünmemiz gereken yerde hissetmekten, hissetmemiz gereken yerde düşünmekten ileri gelmektedir.
John Colbins
John Colbins
Timsah Paradoksu
Bir annenin elinden çocuğunu kapan timsah, çocuğa ne yapacağını annenin bilmesi durumunda çocuğu vereceğini söyler. Anne, timsaha çocuğunu yiyeceğini söyler, böylelikle meydana gelen paradoksal durum sonucunda çocuğunu kurtarır.
Şöyle ki, timsah çocuğu yiyecekse anne timsahın ne yapacağını bilmiş olacak ve timsah çocuğu teslim edecek ancak çocuk teslim edilince anne timsahın ne yapacağını bilememiş olacak; timsah çocuğu yemeyecekse anne bilemediğinden çocuğu yiyecek ama o zaman anne timsahın yapacağının bilmiş olacak ve bu yüzden yememesi gerekecek.
Kısaca, bu iki durumda da timsah çocuğu ne yiyebilir ne de yiyemez.
Şöyle ki, timsah çocuğu yiyecekse anne timsahın ne yapacağını bilmiş olacak ve timsah çocuğu teslim edecek ancak çocuk teslim edilince anne timsahın ne yapacağını bilememiş olacak; timsah çocuğu yemeyecekse anne bilemediğinden çocuğu yiyecek ama o zaman anne timsahın yapacağının bilmiş olacak ve bu yüzden yememesi gerekecek.
Kısaca, bu iki durumda da timsah çocuğu ne yiyebilir ne de yiyemez.
Haziran 26, 2007
günün (s)özü 150
Elbette eski dost gibisi yoktur ama belki eski bir dosta dönüşecek, yeni birine rastlayabilirsiniz.
Orne Jewett
Orne Jewett
Hayatımızın Renkleri
Bir zamanlar hayatı toz pembe görürdüm. Ne güzel günlermiş onlar. Her şey gözüme güzel görünürdü. Çok mutluydum. Hiç başka türlüsü olmaz gibi gelirdi. Şimdi her şey geride kaldı. Hayatım çok renksiz. Ne yapmalı, bilmiyorum. Bütün günlerim, birbirinin aynı. Hayatım, alışkanlıklar zincirine dönüştü. Şöyle başımı alıp kaçma isteğim bile yok. Öyle bıkkınım.
Hayatın renklerini hiç düşündünüz mü?
Mutluluğun toz pembesiyle, mutsuzluğun simsiyahlığından başka renk yokmuş gibi davranırız. Bir de renksizlik. Oysa, hayatın her döneminin renkleri vardır. Toz pembe ile siyah arasında doğanın nice rengi oynaşır durur.
İçimizden fışkıran bir sevinç an'ının şafak kırmızısı nasıl da sarıverir bizi? Her yanımız nasıl canlı, nasıl sıcaktır? Umudumuz, birdenbire kırıldığında nasıl da soluverir? Bir kahverenginin kendi içinde kıvrılmış hüznünü duyarız. Belki de içimizde bilmediğimiz bir ressam, nerede oturduğunu bilmediğimiz bir ışıkçı var. Yaşadığımız her an'ın, her duygunun, her düşüncenin renklerini, ışıklarını değiştiren, parlatan, soluklaştıran, canlandıran, söndüren, bilmediğimiz varlık.
Bazen bir günün içinde nice renkler vardır. Limon sarısı başlayan bir güne, sevdiğiniz biri bir avuç leylak rengi katıverir; arkadan, pembeler ile maviler yarışır. Hayatınız renklenir. Bazen de canlı kırmızıyla başlayan bir günümüz, tatsız bir olayla grileşir; sonra tatsızlıklar düzelir; geri kalan dilimi uçuk mavi yaşarız. Her günümüzün içine bir pembe noktacık koyabilmeyi, bir tutam mavi serpivermeyi, biraz filiz yeşili katabilmeyi başarsak…
Nedir peki hayatımıza biraz nenk katmak? Alışkanlıkların içinde kaybettiğimiz duygularımızı, biraz canlandırmak. Yılların içinde fark etmez olduğumuz eşimizi, biraz değiştirmek.
Oysa, içimizin renklerini görmeyi bilmeliyiz. Pembelerimizi boğan nedir? Mavilerimizi örten nedir? Beyazımızı neler kirletiyor? Asıl renklerimiz nelerdir? Bizi biz yapan renkler. Önce, bu renkleri görmeyi, tanımayı başarmalıyız. Sonra da ayrıkotlarının bastığı bir çiçek tarhı gibi bizi sarartan, karartan renkleri bulmayı, ayıklamayı başarmalıyız. Bunu yapabildiğimiz zaman, kendi rengimiz, kendi ışığımız, hayatın renklerine ışıklarına karışacak, canlanacak, parlayacaktır.
Kendimizi günlerin süregiden akışına bırakmazsak, yaşama isteğimizin farkına varırsak, kendimizi geliştirmeyi bilirsek, kendimizi yenilemeyi hayata saygı olarak görürsek, bunu başarabiliriz. O zaman görürüz ki biz kendi renklerimizi bilmezmişiz; bunlara uyan renkleri görmezmişiz.
Her insan, bir renk cümbüşüdür. Hayatın insana verdiği renklerden daha fazlasını, insan hayata verir. Doğada güneşin doğması ve batması için bir gün gereklidir. Ama düşünsenize, insanın içindeki güneşin doğması ve batması bir günde kaç kez olabilir? Kendi renklerimizi göremezsek, bu renkleri nasıl canlı tutacağımızı bilemezsek, her şeyi başkalarından beklememiz kaçınılmaz olur. Beklediklerimiz gerçekleşmeyince de umutsuzluğun grisi, siyahı bizi sarar.
Oysa, güneşimiz de dolunayımız da içimizdedir. Renkleri karıştırmak, açmak, koyultmak elimizdedir. Yeter ki hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyelim. Hayatı kendi renklerimizle yoğuralım; hayata kendi renklerimizi katalım. Bu da kendimizi, kişiliğimizi geliştirmekle olacaktır. Yaşama cesaretimiz, hayatı görebilme gücümüz, yaratma gücümüz, ışığımızı parlaklaştıracak, renklerimizi ortaya çıkaracaktır.
Unutmayalım. Hayat, yaşama cesareti olanları sever.
Erdal Atabek
Hayatın renklerini hiç düşündünüz mü?
Mutluluğun toz pembesiyle, mutsuzluğun simsiyahlığından başka renk yokmuş gibi davranırız. Bir de renksizlik. Oysa, hayatın her döneminin renkleri vardır. Toz pembe ile siyah arasında doğanın nice rengi oynaşır durur.
İçimizden fışkıran bir sevinç an'ının şafak kırmızısı nasıl da sarıverir bizi? Her yanımız nasıl canlı, nasıl sıcaktır? Umudumuz, birdenbire kırıldığında nasıl da soluverir? Bir kahverenginin kendi içinde kıvrılmış hüznünü duyarız. Belki de içimizde bilmediğimiz bir ressam, nerede oturduğunu bilmediğimiz bir ışıkçı var. Yaşadığımız her an'ın, her duygunun, her düşüncenin renklerini, ışıklarını değiştiren, parlatan, soluklaştıran, canlandıran, söndüren, bilmediğimiz varlık.
Bazen bir günün içinde nice renkler vardır. Limon sarısı başlayan bir güne, sevdiğiniz biri bir avuç leylak rengi katıverir; arkadan, pembeler ile maviler yarışır. Hayatınız renklenir. Bazen de canlı kırmızıyla başlayan bir günümüz, tatsız bir olayla grileşir; sonra tatsızlıklar düzelir; geri kalan dilimi uçuk mavi yaşarız. Her günümüzün içine bir pembe noktacık koyabilmeyi, bir tutam mavi serpivermeyi, biraz filiz yeşili katabilmeyi başarsak…
Nedir peki hayatımıza biraz nenk katmak? Alışkanlıkların içinde kaybettiğimiz duygularımızı, biraz canlandırmak. Yılların içinde fark etmez olduğumuz eşimizi, biraz değiştirmek.
Oysa, içimizin renklerini görmeyi bilmeliyiz. Pembelerimizi boğan nedir? Mavilerimizi örten nedir? Beyazımızı neler kirletiyor? Asıl renklerimiz nelerdir? Bizi biz yapan renkler. Önce, bu renkleri görmeyi, tanımayı başarmalıyız. Sonra da ayrıkotlarının bastığı bir çiçek tarhı gibi bizi sarartan, karartan renkleri bulmayı, ayıklamayı başarmalıyız. Bunu yapabildiğimiz zaman, kendi rengimiz, kendi ışığımız, hayatın renklerine ışıklarına karışacak, canlanacak, parlayacaktır.
Kendimizi günlerin süregiden akışına bırakmazsak, yaşama isteğimizin farkına varırsak, kendimizi geliştirmeyi bilirsek, kendimizi yenilemeyi hayata saygı olarak görürsek, bunu başarabiliriz. O zaman görürüz ki biz kendi renklerimizi bilmezmişiz; bunlara uyan renkleri görmezmişiz.
Her insan, bir renk cümbüşüdür. Hayatın insana verdiği renklerden daha fazlasını, insan hayata verir. Doğada güneşin doğması ve batması için bir gün gereklidir. Ama düşünsenize, insanın içindeki güneşin doğması ve batması bir günde kaç kez olabilir? Kendi renklerimizi göremezsek, bu renkleri nasıl canlı tutacağımızı bilemezsek, her şeyi başkalarından beklememiz kaçınılmaz olur. Beklediklerimiz gerçekleşmeyince de umutsuzluğun grisi, siyahı bizi sarar.
Oysa, güneşimiz de dolunayımız da içimizdedir. Renkleri karıştırmak, açmak, koyultmak elimizdedir. Yeter ki hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyelim. Hayatı kendi renklerimizle yoğuralım; hayata kendi renklerimizi katalım. Bu da kendimizi, kişiliğimizi geliştirmekle olacaktır. Yaşama cesaretimiz, hayatı görebilme gücümüz, yaratma gücümüz, ışığımızı parlaklaştıracak, renklerimizi ortaya çıkaracaktır.
Unutmayalım. Hayat, yaşama cesareti olanları sever.
Erdal Atabek
Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici -hep, hep acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can Yücel
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici -hep, hep acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can Yücel
Haziran 24, 2007
günün (s)özü 149
Ne üstün zekâ, ne hayal gücü ne de her ikisi beraber, bir dâhi yapmaya yeter. Sevgi, sevgi, sevgi.. İşte bu dehanın ta kendisidir.
Mozart
Mozart
Kristal Elma Manifestosu
19. Kristal Elma Ödül Töreni 27 Haziran 2007'de Parkorman'da...

Yaratıcılık: Gerçek, Özgün, Değerli.
Yaratıcılık artık sadece reklamcılığa ait bir değer değil. Tüm sektörlerin, tüm işletmelerin hatta tüm çalışanların olmazsa olmazı. Peki mesleği yaratıcılık olan bizler, nasıl farklılaşacağız?
2000’li yılların bu problemine çözüm bulmanın hatta bir vizyon oluşturmanın zamanı geldi. Çünkü ancak bu çözüm ve vizyonla sektörümüzü geleceğe taşıyabiliriz.
Ülkemizde yeni markalar yaratmalıyız. Onları deneyim ve cesaretimizle bölgesel ve küresel markalar haline getirmeliyiz.
Biz bu noktada Kristal Elma’nın kilit bir rolü olduğuna, onun etki gücünü kullanarak sektörü ileriye taşıyabileceğimize inanıyoruz.
İçinde bulunduğumuz dünya ve Kristal Elma’nın 2010 vizyonu bunu gerektiriyor.
Gerçek Yaratıcılık
Başka dallarda yaratıcılık serbestçe uygulanabilirken bizim işimiz daha zor. Biz bir hedef doğrultusunda yaratıcı üretim yapıyoruz. Yani mesleğimiz için gerçek ve değerli olan bu.
İhtiyacımız olan reklamcıların yarışmalar için özel işler üretmesi veya kendi aralarındaki bir oyundan daha çok; başarılar sağlayan, reklamverenin yaratıcı işlere olan iştahını artıran, genç yaratıcıları yüreklendiren, sektörümüzü geliştiren fikirler.
İşte bu yüzden gerçek markalar için gerçek yaratıcılık, amaca yönelik yaratıcılık bizim için temel şarttır. Biz de onu koruyabilmek için çalışacağız.
Özgün Yaratıcılık
Yaratıcılık bizim en önemli gücümüz. Ona gerekli değeri vermeliyiz. Vermeliyiz ki, değerinin karşılığını hakkıyla alabilelim.
İşte bu yüzden özgün yaratıcılık bizim için temel şarttır. Biz de onu koruyabilmek için bazı önemli yenilikler getirdik.
A- Ön Değerlendirme tüm üyelerin ve başvuran ajansların katılımıyla açık yapılacak. Böylece askı süresini beklemeden fikirlerin özgünlüğü hakkında ajanslarla haberleşme imkanımız olacak. Özgünlükle ilgili bilgiler bize ulaştıkça, değerlendirmenin kalitesi artacak. Üstelik tüm bunların yanında seçici kurul da sayısal olarak genişleyecek.
B- Fikirlere yönelik ihlaller, özgün olmayan uygulamalar Yönetim Kurulumuzca açık olarak duyurulacak ve sektörle paylaşılacak.
Değerli Yaratıcılık
Gecelerimizi gündüzlerimizi verdiğimiz işimize gereken saygıyı, gereken değeri kazandırabilmek sektörümüz için çok önemli. Böylece sektörün kendine güveni, başarıları ve doğal olarak değeri artacaktır.
Üstelik her değerli yaratıcı işin arkasında cesaretli bir reklamveren, cesaretli bir yaratıcı ekip vardır.
İşte bu yüzden değerli yaratıcılık da, cesaretli reklamverenlerin sayısını artırmak da bizim için temel şarttır. Bu konularda aşağıdaki yenilikleri getirdik.
A- Kazanan işleri, reklamverenleri, üreten ekipleri basın ilanı ile kamuoyuna duyurmak.
B- Kazanan işleri, Yaratıcı Cesaret kitabında bir araya getirmek.
C- Kristal Elma’ya yeni ödül eklemek:
Yılın Kristal Ajansı
Artık yaratıcılık, değerlerine daha çok sahip çıkmalı.
"Gerçek, özgün ve değerli” onun vazgeçilmezi olmalı. Çünkü artık Kristal Elma 2010’da uluslararası bir festival olmaya hazır olmalı.

Yaratıcılık: Gerçek, Özgün, Değerli.
Yaratıcılık artık sadece reklamcılığa ait bir değer değil. Tüm sektörlerin, tüm işletmelerin hatta tüm çalışanların olmazsa olmazı. Peki mesleği yaratıcılık olan bizler, nasıl farklılaşacağız?
2000’li yılların bu problemine çözüm bulmanın hatta bir vizyon oluşturmanın zamanı geldi. Çünkü ancak bu çözüm ve vizyonla sektörümüzü geleceğe taşıyabiliriz.
Ülkemizde yeni markalar yaratmalıyız. Onları deneyim ve cesaretimizle bölgesel ve küresel markalar haline getirmeliyiz.
Biz bu noktada Kristal Elma’nın kilit bir rolü olduğuna, onun etki gücünü kullanarak sektörü ileriye taşıyabileceğimize inanıyoruz.
İçinde bulunduğumuz dünya ve Kristal Elma’nın 2010 vizyonu bunu gerektiriyor.
Gerçek Yaratıcılık
Başka dallarda yaratıcılık serbestçe uygulanabilirken bizim işimiz daha zor. Biz bir hedef doğrultusunda yaratıcı üretim yapıyoruz. Yani mesleğimiz için gerçek ve değerli olan bu.
İhtiyacımız olan reklamcıların yarışmalar için özel işler üretmesi veya kendi aralarındaki bir oyundan daha çok; başarılar sağlayan, reklamverenin yaratıcı işlere olan iştahını artıran, genç yaratıcıları yüreklendiren, sektörümüzü geliştiren fikirler.
İşte bu yüzden gerçek markalar için gerçek yaratıcılık, amaca yönelik yaratıcılık bizim için temel şarttır. Biz de onu koruyabilmek için çalışacağız.
Özgün Yaratıcılık
Yaratıcılık bizim en önemli gücümüz. Ona gerekli değeri vermeliyiz. Vermeliyiz ki, değerinin karşılığını hakkıyla alabilelim.
İşte bu yüzden özgün yaratıcılık bizim için temel şarttır. Biz de onu koruyabilmek için bazı önemli yenilikler getirdik.
A- Ön Değerlendirme tüm üyelerin ve başvuran ajansların katılımıyla açık yapılacak. Böylece askı süresini beklemeden fikirlerin özgünlüğü hakkında ajanslarla haberleşme imkanımız olacak. Özgünlükle ilgili bilgiler bize ulaştıkça, değerlendirmenin kalitesi artacak. Üstelik tüm bunların yanında seçici kurul da sayısal olarak genişleyecek.
B- Fikirlere yönelik ihlaller, özgün olmayan uygulamalar Yönetim Kurulumuzca açık olarak duyurulacak ve sektörle paylaşılacak.
Değerli Yaratıcılık
Gecelerimizi gündüzlerimizi verdiğimiz işimize gereken saygıyı, gereken değeri kazandırabilmek sektörümüz için çok önemli. Böylece sektörün kendine güveni, başarıları ve doğal olarak değeri artacaktır.
Üstelik her değerli yaratıcı işin arkasında cesaretli bir reklamveren, cesaretli bir yaratıcı ekip vardır.
İşte bu yüzden değerli yaratıcılık da, cesaretli reklamverenlerin sayısını artırmak da bizim için temel şarttır. Bu konularda aşağıdaki yenilikleri getirdik.
A- Kazanan işleri, reklamverenleri, üreten ekipleri basın ilanı ile kamuoyuna duyurmak.
B- Kazanan işleri, Yaratıcı Cesaret kitabında bir araya getirmek.
C- Kristal Elma’ya yeni ödül eklemek:
Yılın Kristal Ajansı
Artık yaratıcılık, değerlerine daha çok sahip çıkmalı.
"Gerçek, özgün ve değerli” onun vazgeçilmezi olmalı. Çünkü artık Kristal Elma 2010’da uluslararası bir festival olmaya hazır olmalı.
Bir de...
Alaveresiye yaşamaya alıştık
İkimiz de...
Vurgun yemeyi iyi biliyoruz
Gözlere hitap etmeyi
Bir de...
Sen kendinden yanasın
Ben kendimden yana
Yan yanayız
Yine de...
Aşkı düşlerken
Boşluğa düştük!
Birbirimizi düşlerken
Uzaklara...
Özlem, daha çok özlem
Peşindeyiz...
Biz bu işi biliyoruz
Sevebilmeyi
Bir de...
İkimiz de...
Vurgun yemeyi iyi biliyoruz
Gözlere hitap etmeyi
Bir de...
Sen kendinden yanasın
Ben kendimden yana
Yan yanayız
Yine de...
Aşkı düşlerken
Boşluğa düştük!
Birbirimizi düşlerken
Uzaklara...
Özlem, daha çok özlem
Peşindeyiz...
Biz bu işi biliyoruz
Sevebilmeyi
Bir de...
Haziran 22, 2007
günün (s)özü 148
Kendimizi neyle ve nasıl tanımlarsak öyle olmaya meylederiz. Düşündüğümüz şey yavaş yavaş bilinçaltında kalıplaşır ve gerçek bir deneyimle kendini gösterir.
Ernes Holmes
Ernes Holmes
Haziran 21, 2007
'Gencim'de zafer Galatasaraylıların

MİLLİYET'in Aydın Doğan Vakfı "Genç İletişimciler Yarışması"nda ödül alan iletişim fakültesi öğrencileriyle yürüttüğü genç gazete projesinde yarışan 11 üniversitenin birincisi Galatasaray Üniversitesi oldu.
15 Mart'tan itibaren sırasıyla Marmara, Bilgi, Ege, İstanbul, Mersin, İstanbul Ticaret, Selçuk, Galatasaray, Akdeniz, Yeditepe ve Anadolu Üniversitesi öğrencilerinin hazırladığı 11 ayrı "Gencim" gazetesi, Nurcan Akad başkanlığında Ali Acar, Doğan Akın, Deniz Alphan, Nail Güreli, Doğan Heper, Emre Oral ve Harun Simavi'den oluşan jüri tarafından değerlendirildi.
Birbirinden ilginç konular ve dinamik tasarımlardan oluşan gazeteler arasında seçim yapmakta zorlanan jüri, "Net mesajları, güncelliği, iyi seçilmiş zengin haber yelpazesi, özenli mizanpajı- yaratıcı görselliği, toplumsal sorunlara duyarlılığı ve gazeteye egemen olan genç bakış açısı" gibi kriterleri göz önünde bulundurarak, Galatasaray Üniversitesi öğrencilerinin hazırladığı "Gencim" gazetesini en başarılı gençlik gazetesi seçildi.
Zorlu rakipleri arasından sıyrılarak ipi göğüsleyen Galatasaray Üniversitesi öğrencileri 5 bin YTL ödül kazandı.
İletişimin yeni yolları aranıyor

Bu yıl 54'üncüsü düzenlenen Cannes Lions Uluslarası Reklam Festivali'nde 80 ülkeden 25 bin çalışma yarışıyor. 17 Haziran'da başlayan festivalin jürileri, ön elemeyi geçen eserler arasından seçim yapmak için çalışıyor. 11 bin civarında katılımcı pazarlama sektörünün bugünü ve yarını hakkındaki sunumları izliyor.
450 milyar dolarlık reklam endüstrisi için Cannes Lions çok önemli bir vitrin. Kazanan ajans ve kişiler, bir anda dünya çapında bilinirlik sağlıyorlar. Altı yıldır Cannes Lions'un temsilciliğini yürüten Milliyet'in desteğiyle, Türk reklamcılığı da Cannes'daki küresel yarışmasında yerini alıyor. İki Türk jüri üyemiz var: Kurtcebe Turgul, Medina Turgul/DDB ve Banu Tekin Işıltan Mediaedge:cia. Festival kapsamında düzenlenen Genç Yaratıcılar'da bizim gençlerimiz de yarışıyor. Türkiye'den 100 civarında iletişimci festivali izliyor.
Geçtiğimiz yıl, sunumlarda temel kavram tüketicilerin reklam izleme alışkanlıklarının değiştiğiydi. Bu yıl internet ve cep telefonları sayesinde birbirine bağlanan insanlara, yepyeni iletişim modelleriyle ulaşmanın yolları aranıyor.
Brezilya'nın en saygın iletişimcilerinden Promo Lions Jüri Başkanı Geraldo Rocha Azevedo, ödülleri açıkladığı basın toplantısını, "Eskiden herşey belirli kalıpların içindeydi, artık kalıplardan söz etmemiz giderek güçleşiyor" sözleriyle açtı.
Festivalde, kafalar karışık, sorular çok, ancak ciddi bir dinamizm söz konusu. Dijital çağın sunduğu sorunları fırsata çevirmenin yolları aranıyor. Geçen yıl ünlü Amerikalı reklam eleştirmeni Bob Garfield'in ortaya attığı kaos teorisini herkes kabul etmiş durumda. Belirsizlikle yaşamaya alışmak gerekiyor. Herkes yarın ne olacağına cevap arıyor, ancak değişim o kadar süratli ki cevabı hiç kimse kestiremiyor.
Festival temsilcisi olarak Cannes'a gelen Milliyet Gazetesi Reklam Grup Başkanı Viki Habif de aynı görüşte. O da mevcut ortamın belirsizliği içinde, tüm dünyada aynı sorunun yaşandığını, kimsenin ne yapacağını pek bilmediğini vurguluyor.
Yaratıcı fikir değerli
Cannes Lions'da yeni mecraların temsilcilerinin konuşmaları büyük bir ilgiyle izlendi. Agency.com'un Avrupa Strateji Başkanı James Clifton'ın sunumu sosyal medya olarak tanımladığı internet grupları üzerine kuruluydu. Clifton'ın sunduğu ilginç resmi şu şekilde özetlemek mümkün;
1. Yeni tüketiciler artık kendilerine her yerden, her an reklam mesajları gelmesini istemiyorlar.
2. Bilgi edinmeyi seviyorlar. Bilgi kaynağı olarak önce kendi internet gruplarına başvuruyorlar.
3. Kendileriyle diyaloğa girmeyen markalardan uzaklaşıyorlar.
4. İlkelerini en iyi Afrika dillerinden birinde yer alan 'UMBUNTU' sözcüğü özetliyor: "Ben varım, çünkü biz varız."
5. Markaların kendilerine internet aracılığıyla ulaşmasını da pek sevmiyorlar. Kullanıldıklarını hissettiklerinde markanın aleyhine konuşuyorlar.
6. Konuşan markaları değil, dinleyenleri ödüllendiriyorlar.
7. Yeni tüketici beğendiği markaların tanıtımını kendisi yapıyor.
Festivalde finale kalan eserlere bakıldığında bu eğilim kendisini net bir biçimde ortaya koyuyor. Akıllı, yaratıcı fikirler tüketicilerin dikkatini çekebilmek ve onların beyinlerinde kısacık bir süre bile olsa kalabilmek için kıyasıya bir biçimde yarışıyorlar. Tüketici kral, internet kral, cep telefonu kral olabilir, ama insan zekâsı ve yaratıcı fikirlerin değeri her zaman aynı kalıyor.
Fatoş Karahasan
Cannes
Kaynak: Milliyet
Reklamcılar Cannes'da buluştu

Milliyet, "reklamcıların Kâbe'si" olarak bilinen Cannes Lions Uluslararası Reklam Festivali'nde, 11 bin delegeye "Türkiye'nin Portreleri" temalı özel bir gazete dağıtarak tanıtım yapıyor.
Songül Hatısaru
Türkiye'de Milliyet tarafından temsil edilen pazarlama ve reklam dünyasının en büyük buluşması olan 54. Cannes Lions Uluslararası Reklam Festivali başladı. Festivalde, 45 seminer ve markalı içerik konularının yer aldığı 20 workshop düzenleniyor.
23 Haziran'a kadar devam edecek olan ve 11 binin üzerinde ziyaretçinin beklendiği festivale 80 ülkeden 25 bin 660 reklam çalışması gönderildi. Çalışmalar, basın, açıkhava, doğrudan pazarlama, medya planlama, internet, film, radyo, satış promosyonu, titanyum ve ilk defa düzenlenen entegre aslanlar kategorilerinde yarışacaklar.
Festivale bu yıl Türkiye'den farklı kategorilerde toplam 189 çalışma katıldı.
7 ilan Milliyet kanalıyla katıldı
Milliyet Basın İlanları Yarışması'nda kazanan ve festivale gönderilen ikisi üçer ilanlık kampanyadan oluşan 7 adet çalışma da basın kategorisinde yarışıyor. Milliyet'in gönderdiği çalışmalar arasında, DDB&Co tarafından Ceres için hazırlanan 'Elma' ve 'Patlıcan' başlıklı ilanlar finale kaldı.
Açıkhava kategorisinde finale kalan çalışmalar arasında DDB & Co'nun Şok süpermarketleri için hazırladığı 'Para kutusu' ve Concept İstanbul ajansının, İpek Darga Yoga Merkezi için hazırladığı 'Boyun egzersizi' başlıklı ilanlar bulunuyor. Medya planlama kategorisinde ise Starcom Medya grubunun Pantene için hazırladığı 'Kendinizi sıradışı hissedin' başlıklı projesi finale kaldı.
'Pamuk, en büyük reklamcınız'
Festivalde Milliyet, 12 metrekarelik 'Türkiye'nin Portreleri' temalı bir stant açtı. Sanattan edebiyata, iş dünyasından spora uluslararası işlere imza atmış 37 Türkün portresinin yer aldığı özel bir gazete hazırlayan Milliyet, bunu katılımcılara dağıtıyor.
Standın dekorasyonunda yer alan Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet, Orhan Pamuk, Fatih Akın gibi ünlü Türklerin fotoğraflarına bakan delegeler, "Orhan Pamuk'u biliyoruz, kitaplarını okuduk" diyorlar. ABD'li yapımcı Robert Bailey de, "Reklamın işlevi tanıtmaksa, sizin en başarılı reklamcınız Pamuk" dedi.
Kaynak: Milliyet
Sevdiğim Sloganlar - 9
Arçelik
Hayata
Canon
You can on
Coca Cola
Hayatın tadı
Fanta
Aramızda
Hazırkart
Ben özgürüm
Hayata
Canon
You can on
Coca Cola
Hayatın tadı
Fanta
Aramızda
Hazırkart
Ben özgürüm
Haziran 20, 2007
günün (s)özü 146
Bu gücün ne olduğunu söyleyemem; tek bildiğim onun var olduğu ve insanın ne yapmak istediğini bilip ona göre davrandığı ve onu bulana kadar da asla vazgeçmeyeceği zamanlarda ortaya çıktığıdır.
Alexander Graham Bell
Alexander Graham Bell
Tünel
17 ocak 1875'de kurulan tunel hizmete girdiği dönemde dünyanın londra'dan sonra 2. metrosuymuş. İlk kazasını açıldıktan 7 ay sonra 25 ağustos 1875 tarihinde kayış kopması nedeniyle yaşamış, makinistin süper tekniği sayesinde kayıpsız atlatılmış. Ölümle sonuçlanan tek kaza ise, 6 temmuz 1943 yılında yine kayış kopmasından meydana gelmiş. Bir kontrol memuru hayatını kaybetmiş bir çok da yolcu yaralanmış. O dönemde Fransa'dan gelen bu kayışlar 2. dünya savaşı nedeniyle kolay gelmediğinden kayışlar tahammül hadlerinin üstünde kullanılıyormuş bu da kazalara sebebiyet veriyormuş haliyle.
Teşekkürler carno...
Kaynak: ekşisözlük
Yarınsız Sev
Madem ki bir aşkın var, ne güzel tadını çıkar...
Her şeye boş ver ve aşkı yaşa...
İlle de büyük aşk olması gerekmez; yaşanan her aşk büyüktür, yeter ki tadını çıkarmasını bil...
Çok büyük umutlar bağlama, yarını hiç düşünmeden, günü gününe sev, sevginin tadını çıkar...
Sevgide geleceği düşünürsen aşkı bombok edersin...
Sakın haaa... Sonsuz monsuz diye herifin başını yeme...
Her şeye boş ver; öylesine sev ki, sevdiğin erkeği bile umursama, salt kendin için sev, bencilce yaşa aşkı, bütün maddesiyle...
Yaşamdan elinde kala kala salt yaşadığın sevgiler kalır sonunda,
aslolan aşktır yaşamda...
Dolu dolu, dolu dizgin, zilzurna, saniye saniye aşkı yaşayarak sev...
İki yıl, üç yıl sürecek diye umutlanıp enayilik etme...
ister sürer, ister sürmez...
Sen o anı yaşa yeter ki...
Yitirdiğin zaman; yaşadıklarını kazanmış olacaksın..
Sonunda elbet yitireceksin, ama yitireceğini hiç düşünme; çünkü aynı zamanda kazanmışsındır da...
Anılar kazanıyorsun daha ne...
İç o zaman, sarhoş ol...
Yüce yüce şeyler düşünme severken, sevgiyi berbat edersin; çünkü sevginin kendisinden daha yüce bir şey olmaz...
Aferin sana seviyorsan, seviliyorsan...
Sakın kuşkulara kapılma.
Severken yirmi yıl sonrasını değil, yirmi dakika sonrasını bile düşünme an an yaşa, derin derin hem de...
Aferin sana...
Çok sevindim..
İşe güce boş ver...
Keyfince yaşa, sev...
Sevildikçe sev, sevilmeyince de tastamam boş ver ve o zaman o güzelim yalnızlığına sarıl...
O yalnızlık ki, bütün sevgilerden daha güzeldir ve sonunda kollarımızla sararız...
O zaman da hiç üzülmeyeceksin.
Çünkü nasıl olsa, sığınacak bir yalnızlığımız var;
Günün birinde anamız bile bizi bırakır gider, ama o yalnızlığımız biz yaşadıkça bizi hiç bırakmaz...
Severken bunları düşünme,
lütfen yarınsız sev ki, sevginin tadını çıkarasın ......
Aziz Nesin
Her şeye boş ver ve aşkı yaşa...
İlle de büyük aşk olması gerekmez; yaşanan her aşk büyüktür, yeter ki tadını çıkarmasını bil...
Çok büyük umutlar bağlama, yarını hiç düşünmeden, günü gününe sev, sevginin tadını çıkar...
Sevgide geleceği düşünürsen aşkı bombok edersin...
Sakın haaa... Sonsuz monsuz diye herifin başını yeme...
Her şeye boş ver; öylesine sev ki, sevdiğin erkeği bile umursama, salt kendin için sev, bencilce yaşa aşkı, bütün maddesiyle...
Yaşamdan elinde kala kala salt yaşadığın sevgiler kalır sonunda,
aslolan aşktır yaşamda...
Dolu dolu, dolu dizgin, zilzurna, saniye saniye aşkı yaşayarak sev...
İki yıl, üç yıl sürecek diye umutlanıp enayilik etme...
ister sürer, ister sürmez...
Sen o anı yaşa yeter ki...
Yitirdiğin zaman; yaşadıklarını kazanmış olacaksın..
Sonunda elbet yitireceksin, ama yitireceğini hiç düşünme; çünkü aynı zamanda kazanmışsındır da...
Anılar kazanıyorsun daha ne...
İç o zaman, sarhoş ol...
Yüce yüce şeyler düşünme severken, sevgiyi berbat edersin; çünkü sevginin kendisinden daha yüce bir şey olmaz...
Aferin sana seviyorsan, seviliyorsan...
Sakın kuşkulara kapılma.
Severken yirmi yıl sonrasını değil, yirmi dakika sonrasını bile düşünme an an yaşa, derin derin hem de...
Aferin sana...
Çok sevindim..
İşe güce boş ver...
Keyfince yaşa, sev...
Sevildikçe sev, sevilmeyince de tastamam boş ver ve o zaman o güzelim yalnızlığına sarıl...
O yalnızlık ki, bütün sevgilerden daha güzeldir ve sonunda kollarımızla sararız...
O zaman da hiç üzülmeyeceksin.
Çünkü nasıl olsa, sığınacak bir yalnızlığımız var;
Günün birinde anamız bile bizi bırakır gider, ama o yalnızlığımız biz yaşadıkça bizi hiç bırakmaz...
Severken bunları düşünme,
lütfen yarınsız sev ki, sevginin tadını çıkarasın ......
Aziz Nesin
Haziran 19, 2007
Önceleyin
Önce bir ellerin vardı
Yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi
Ağzına kadar
Sonra yüzün,
Ardından gözlerin dudakların
Sonra herşey çıkıp geldi
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üzerine koydum kuralları
Herşey işte böyle oldu önce
Cemal Süreya
Yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi
Ağzına kadar
Sonra yüzün,
Ardından gözlerin dudakların
Sonra herşey çıkıp geldi
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üzerine koydum kuralları
Herşey işte böyle oldu önce
Cemal Süreya
İşletmeler için markanın önemi
* Marka, bir şirketin farklılaşma aracıdır. Şirket, rakiplerinden sıyrılabilmek için markasını kullanır.Örneğin Nike, rakiplerinin aksine bir üretici değildir, fason ürettirdiği malların üzerine bastığı “marka”yı satar.
* Marka, ait olduğu şirketin köklü bir geçmişi olması durumunda, bu geçmişin yükünü üzerinde taşır. Geçmişten bugüne dek varolmayı başarmış pek çok şirket, bunu yansıtmak için markasını kullanır.
* Markanın finansal bir değeri söz konusudur. Özellikle üretim toplumlarında, marka bir şirketin toplam değerinin önemli bir kısmını oluşturur. Üretim sektöründe markanın, şirketin toplam değeri içindeki payı %10 iken, bu oran finansal hizmet kurumlarında %40’a, yiyecek ve lüks mallarda %80’e kadar çıkar. Şirketin marka değeri, aynı zamanda borsa değeri ile de ilintilidir, bilinirliği yüksek markaların borsa değerleri de yüksektir ve endeksleri değişime oldukça duyarlıdır.
* Marka şirketin ürününün üzerine attığı imzadır, şirketini en iyi şekilde temsil etmekle yükümlüdür. Bu nedenle marka kimliğinin düzgün oluşturulması, hukuki yönden iyi korunması ve markaya yatırım yapılması çok önemlidir. Şirket, eğer bir lisans sözleşmesi ile markasının kullanım hakkını devredecekse bu kararın titizlikle verilmesi gerekir.
* Marka, dağıtıcılarla ilişkilerde çok önemlidir. Dağıtıcılar, inandıkları ve güvendikleri markaları tercih ederler çünkü bilinmedik bir marka, dağıtıcı açısından ticari bir risktir. Şirketin iyi bir markaya sahip olması, dağıtımda sorun yaşamaması demektir. İyi bir marka, şirketinin yeni markaları için de iyibir referanstır. Mesela The Coca Cola Company’nin pazara yeni bir marka sunması oldukça kolaydır.
* Marka, insan kaynakları açısından da çok değerlidir. Bilinir bir markaya sahip bir şirket için çalışıyor olmak çalışanları motive eden önemli bir faktördür.
* Marka, ait olduğu şirketin köklü bir geçmişi olması durumunda, bu geçmişin yükünü üzerinde taşır. Geçmişten bugüne dek varolmayı başarmış pek çok şirket, bunu yansıtmak için markasını kullanır.
* Markanın finansal bir değeri söz konusudur. Özellikle üretim toplumlarında, marka bir şirketin toplam değerinin önemli bir kısmını oluşturur. Üretim sektöründe markanın, şirketin toplam değeri içindeki payı %10 iken, bu oran finansal hizmet kurumlarında %40’a, yiyecek ve lüks mallarda %80’e kadar çıkar. Şirketin marka değeri, aynı zamanda borsa değeri ile de ilintilidir, bilinirliği yüksek markaların borsa değerleri de yüksektir ve endeksleri değişime oldukça duyarlıdır.
* Marka şirketin ürününün üzerine attığı imzadır, şirketini en iyi şekilde temsil etmekle yükümlüdür. Bu nedenle marka kimliğinin düzgün oluşturulması, hukuki yönden iyi korunması ve markaya yatırım yapılması çok önemlidir. Şirket, eğer bir lisans sözleşmesi ile markasının kullanım hakkını devredecekse bu kararın titizlikle verilmesi gerekir.
* Marka, dağıtıcılarla ilişkilerde çok önemlidir. Dağıtıcılar, inandıkları ve güvendikleri markaları tercih ederler çünkü bilinmedik bir marka, dağıtıcı açısından ticari bir risktir. Şirketin iyi bir markaya sahip olması, dağıtımda sorun yaşamaması demektir. İyi bir marka, şirketinin yeni markaları için de iyibir referanstır. Mesela The Coca Cola Company’nin pazara yeni bir marka sunması oldukça kolaydır.
* Marka, insan kaynakları açısından da çok değerlidir. Bilinir bir markaya sahip bir şirket için çalışıyor olmak çalışanları motive eden önemli bir faktördür.
Haziran 18, 2007
günün (s)özü 144
Köhne fikirler, paslanmış çivilere benzer, söküp atmak çok güçtür.
Cenap Şehabettin
Cenap Şehabettin
GSÜ İşletme Kulübü Yeni Logosunu Seçiyor!

Galatasaray Üniversitesi İşletme Kulübü 10. Yılını kutlamaya hazırlanırken logosunu yeniliyor ve bu amaçla bir LOGO YARIŞMASI düzenliyor. Seçilen logonun tasarımını yapan SÜRPRİZ ÖDÜL (cep telefonu, mp3 player, dijital fotoğraf makinesi “gibi”) ve Theorie Yurtdışı Eğitim’den 1 aylık Paris Turu (2008 yazı) için %15 indirim kazanacak.
Başvuru tarihleri
18 Haziran 2007 saat 09:00 - 7 Eylül 2007 saat 18:00
Değerlendirme Tarihi
7 Eylül 2007 saat 18:30 – 9 Eylül 2007 saat 18:30
Başvuru Şartları ve Şekli
Başvuru için herhangi bir şart aranmamaktadır. Tasarladığınız logoyu logoyarismasi@gsuik.org mail adresine jpeg formatında veya posta yoluyla göndermeniz yarışmaya katılmanız için yeterlidir. Göndereceğiniz mailda “adınız, soyadınız, açık adresiniz, telefon numaranız, email adresiniz” bulunmalıdır. Yarışmacılar diledikleri sayıda logo yollayarak kazanma şanslarını arttırabilirler.
Yeni logomuzda aradığımız özellikler
-Logonun “Galatasaray Üniversitesi” İşletme Kulübü’ne ait olduğunun ilk bakışta anlaşılması,
-En fazla 3 renk içermesi,
-Küçük detaylar içermemesi (baskıda sorun yaşanmaması için),
-Dikkat çekici ve göze hitap eder olması,
-Kulübün yenilikçi özelliğinin logoda yansıtılması,
-Yeni logo kulübün 10. Yıl özel logosu “değil”, genel logosu olacaktır,
-Tasarımcısının ve GSÜİK’nın ortak onayı ile ufak değişiklikler yapmaya açık olması,
-Aşağıda belirtilmiş olan, logonun kullanılacağı alanlarda kullanışlılığının fazla olması.
Logonun kullanılacağı alanlar
-Kulübün yayın organı olan Perspective dergisinin ön kapağında,
-Kulübün tüm afişlerinde,
-Antetli kağıtlarda,
-Örümcek standlarda ve bez afişlerde, bannerlarda,
-www.gsuik.org web sitesinde,
-Tişört, kupa, ajanda, dosya gibi logolu ürünlerde.
Posta ile gönderecek olanlar için ADRES: Galatasaray Üniversitesi İşletme Kulübü adına İİBF Sekreterliği, Çırağan Caddesi, No:36 Ortaköy / İstanbul
(Tasarımlarınızın elimize ulaştığını teyit etmek için logoyarismasi@gsuik.org adresine, yarışmaya posta yoluyla katılmakta olduğunuzu bildiren bir mail atmanızı rica ederiz.)
GSÜ İşletme Kulübü ile ilgili daha ayrıntılı bilgiye www.gsuik.org web adresinden ulaşabilirsiniz.
Tasarımlarınızı bekliyoruz...
Haziran 15, 2007
Zaman

Kullandığımız anlamı sadece sosyal ilişkilerden kaynaklanan, evrensel anlamda düşünüldüğünde ise sadece üç sonucu olabilecek olgu; önce, şu an ve sonra, ki bunlardan ikincisi asla yakalanamaz. Sadece yaşandığına emin olabilirsiniz fakat asla tespit edemezsiniz. Ettiğinizi sandığınız anda ise kesinlikle başka bir an yaşanmaktadir.
Teşekkürler undone...
Kaynak: ekşisözlük
Her İnsanın Kendi Şarkısı
Bir Afrika kabilesinde, hamile kalan kadınlar, arkadaşlarını toplayıp doğaya gider ve doğacak çocuğun şarkısını duyana dek meditasyon yapıp dua ederler.
Bu kabileye göre, her ruhun kendine özgü ses vibrasyonları vardır. Kadınlar bu seslere kulak verdiklerinde, hep birlikte yüksek sesle seslendirirler. Sonra da kabileye dönüp şarkıyı herkese öğretirler.
Çocuk doğduğunda, tüm kabile toplanarak ona şarkısını söyler.
Çocuğun sonraki önemli dönemlerinde aynı şarkı okunur.
Ölüm döşeğinde de aynı şarkı söylenir.
Aslında hepimizin içinde bir şarkı olduğunu biliriz ve sevdiklerimizin zor zamanlarımızda bunu fark etmelerini ve bize söylemeye yardımcı olmalarını arzu ederiz.
Bu şarkı, Afrika kabilesinde farklı bir zamanda da söylenir.
Bir insan kabul edilmez bir cürüm işlediğinde, kabile toplanır ve ona şarkısını söyler. Çünkü bu kabileye göre, antisosyal davranışlar ceza ile düzeltilemez: Sevgiyle ve kimliğin hatırlanmasıyla çözülebilir.
Kendi şarkını duyduğun zaman, bir başkasına zarar verecek davranışlarda bulunma isteğine ihtiyaç kalmaz.
Gerçek dost, senin şarkını duyan ve ihtiyacın olduğunda sana tekrarlayandır.
Alan Cohen
Living from the Heart
Bu kabileye göre, her ruhun kendine özgü ses vibrasyonları vardır. Kadınlar bu seslere kulak verdiklerinde, hep birlikte yüksek sesle seslendirirler. Sonra da kabileye dönüp şarkıyı herkese öğretirler.
Çocuk doğduğunda, tüm kabile toplanarak ona şarkısını söyler.
Çocuğun sonraki önemli dönemlerinde aynı şarkı okunur.
Ölüm döşeğinde de aynı şarkı söylenir.
Aslında hepimizin içinde bir şarkı olduğunu biliriz ve sevdiklerimizin zor zamanlarımızda bunu fark etmelerini ve bize söylemeye yardımcı olmalarını arzu ederiz.
Bu şarkı, Afrika kabilesinde farklı bir zamanda da söylenir.
Bir insan kabul edilmez bir cürüm işlediğinde, kabile toplanır ve ona şarkısını söyler. Çünkü bu kabileye göre, antisosyal davranışlar ceza ile düzeltilemez: Sevgiyle ve kimliğin hatırlanmasıyla çözülebilir.
Kendi şarkını duyduğun zaman, bir başkasına zarar verecek davranışlarda bulunma isteğine ihtiyaç kalmaz.
Gerçek dost, senin şarkını duyan ve ihtiyacın olduğunda sana tekrarlayandır.
Alan Cohen
Living from the Heart
Haziran 14, 2007
Alışkanlık

Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş, sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış; sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine, gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...
Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca ve kahpece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları, kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında, alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da, hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)
Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)
Montaigne
günün (s)özü 142
Gök gürültüsü iyidir, gök gürültüsü görkemlidir; ancak işi bitiren yıldırımdır.
Mark Twain
Mark Twain
Bulut mu olsam
Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.
Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.
Nazım Hikmet
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.
Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.
Nazım Hikmet
Haziran 13, 2007
Kuşadası
Eskiden Menderes vadisinin iskeleleri Ayasuluğ (Efes-Selçuk) ve Balat’tı(Milet). Ancak her iki limandan da deniz çekilince bölgede yeni bir iskele kurulması gerekti. Bu olay, Kuşadası’nın bulunduğu yerde gerçekleşti.Ticaret daha çok Venedik ve Cenova’lıların elinde olduğu için bu yeni iskele ,İtalyanca bir adla,”Scala Nuova” adıyla anıldı.Burası, konsoloslukları, ambarları ve tüccarları ile adeta bir tüccarlar kolonisi idi. Müslüman Türkler önceleri,daha çok, Kuşadası’ndan beş kilometre kadar içeride,bugün Atatürk yolu diye adlandırılan yolun üzerinde, Pilavtepe eteklerindeki Andızkule denilen yerleşim yerinde oturmayı tercih ediyorlardı.
Kuşadası kenti, bugünkü yapısına aşağı yukarı 17.yy başında kavuşmaya başladı. Sultan Ahmet 1. ve Sultan Osman 2. zamanında iki kez sadrazam olan Öküz Mehmet Paşa isimli bir Osmanlı veziri, Kuşadası kentini surlarla çevirtti. Ayrıca bir han, hamam ve camiyi de içeren bir külliye inşa ettirdi. Kente bir su şebekesi kurdurdu ve yeni su getirtti. O zaman surlar içinde kalan Kuşadası, Dağ ve Camiikebir Mahalleri olmak üzere iki büyük mahalleden oluşuyordu.
Camiikebir Mahallesi, düzlükte kurulduğu için dar ama birbirini dik olarak kesen sokaklardan oluşuyordu. Sokaklar arasındaki ev grupları, sırt sırta iki evi alacak genişlikteydi. Kuşadası’nda evler, genellikle sokak üzerindedir ve arka taraflarında da birer avluları bulunmaktadır.
Dağ Mahallesinde evler ve bahçeler basamaklar halinde olduklarından birbirinin manzarasını engellemezler. Antik Efes kentindeki ünlü teras evler gibi kademeli sıralanmışlardır.Bu evler tipik Osmanlı evi görünümündedirler. Çoğunun geniş saçakları ve bağdadi çıkıntıları bulunmaktadır. Genellikle klasik kiremit çatıyla kaplanmışlardır.

Bugün, eski Osmanlı kentini çevreleyen surlardan da çok az iz kalmıştır. Bu kalıntıların başında kale kapısı gelmektedir. Kemerli bir geçide sahip kapı, üzerinde yükselen bir kule ile tamamlanmaktadır. Kapının iç köşesinde eski bir çeşme bulunmaktadır. Çeşmenin tabanını antik bir lahit, yalağını ise yine antik bir kül lahdi teşkil etmektedir. Çeşme aynasında iki hayrat yazıtı bulunmaktadır. Bunlardan biri 19.yy dan kalma Arap harfli, diğeri ise yakın tarihlerde kazınmıştır ve Latin harflidir.Bu haliyle çeşme, Kuşadası’nın geçmişini anlatır gibidir.
Kent genişledikçe yukarıda anılan iki mahalleye, Hacı Feyzullah, Alaca Mescit, Camii Atik,Türkmen Mahalleleri de eklenmiştir. 1960’lı yıllarda büyük bir turizm potansiyeline sahip olduğu keşfedilmiş; şehir bundan sonra hızlı bir gelişme göstermiştir. Özellikle son yıllarda, gerek kent içinde, gerekse civarda otel, motel, kamping, tatil köyü gibi pek çok dinlenme tesisi ve yazlık villalar yapıldı. Bu arada birde yat limanı inşa edildi ve liman tesisleri de genişletildi.
Kuşadası, bugün Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Bunun nedenlerini değerlendirirken, zengin tarihi çevrenin ve eşsiz planların varlığının yanısıra, bölgenin iklim koşullarını da belirmemiz gerekmektedir. Kuşadası, hemen önünde başlayan kumsal kıyıları ile her şeyden önce bir plaj merkezidir.
Tusan, Akyar, Otuzbir, Kadınlar Denizi, Aslan burnu, Karaova, Güzelçamlı, Büyük ve Küçük Kalamaki, İlyas Ağa, Dipburun, Tavşanburnu plajları gibi temiz kumsallar kuzey ve güneye doğru kilometrelerce uzar gider. Kumsal şeritlerinin toplam uzunluğu 20 kilometrenin üzerindedir. Geniş kumsalların yanısıra derinlikten hoşlananlar için, dalmaya elverişli kayalık koylar da Kuşadası’ndadır.
Kuşadası kenti, bugünkü yapısına aşağı yukarı 17.yy başında kavuşmaya başladı. Sultan Ahmet 1. ve Sultan Osman 2. zamanında iki kez sadrazam olan Öküz Mehmet Paşa isimli bir Osmanlı veziri, Kuşadası kentini surlarla çevirtti. Ayrıca bir han, hamam ve camiyi de içeren bir külliye inşa ettirdi. Kente bir su şebekesi kurdurdu ve yeni su getirtti. O zaman surlar içinde kalan Kuşadası, Dağ ve Camiikebir Mahalleri olmak üzere iki büyük mahalleden oluşuyordu.
Camiikebir Mahallesi, düzlükte kurulduğu için dar ama birbirini dik olarak kesen sokaklardan oluşuyordu. Sokaklar arasındaki ev grupları, sırt sırta iki evi alacak genişlikteydi. Kuşadası’nda evler, genellikle sokak üzerindedir ve arka taraflarında da birer avluları bulunmaktadır.
Dağ Mahallesinde evler ve bahçeler basamaklar halinde olduklarından birbirinin manzarasını engellemezler. Antik Efes kentindeki ünlü teras evler gibi kademeli sıralanmışlardır.Bu evler tipik Osmanlı evi görünümündedirler. Çoğunun geniş saçakları ve bağdadi çıkıntıları bulunmaktadır. Genellikle klasik kiremit çatıyla kaplanmışlardır.

Bugün, eski Osmanlı kentini çevreleyen surlardan da çok az iz kalmıştır. Bu kalıntıların başında kale kapısı gelmektedir. Kemerli bir geçide sahip kapı, üzerinde yükselen bir kule ile tamamlanmaktadır. Kapının iç köşesinde eski bir çeşme bulunmaktadır. Çeşmenin tabanını antik bir lahit, yalağını ise yine antik bir kül lahdi teşkil etmektedir. Çeşme aynasında iki hayrat yazıtı bulunmaktadır. Bunlardan biri 19.yy dan kalma Arap harfli, diğeri ise yakın tarihlerde kazınmıştır ve Latin harflidir.Bu haliyle çeşme, Kuşadası’nın geçmişini anlatır gibidir.
Kent genişledikçe yukarıda anılan iki mahalleye, Hacı Feyzullah, Alaca Mescit, Camii Atik,Türkmen Mahalleleri de eklenmiştir. 1960’lı yıllarda büyük bir turizm potansiyeline sahip olduğu keşfedilmiş; şehir bundan sonra hızlı bir gelişme göstermiştir. Özellikle son yıllarda, gerek kent içinde, gerekse civarda otel, motel, kamping, tatil köyü gibi pek çok dinlenme tesisi ve yazlık villalar yapıldı. Bu arada birde yat limanı inşa edildi ve liman tesisleri de genişletildi.
Kuşadası, bugün Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Bunun nedenlerini değerlendirirken, zengin tarihi çevrenin ve eşsiz planların varlığının yanısıra, bölgenin iklim koşullarını da belirmemiz gerekmektedir. Kuşadası, hemen önünde başlayan kumsal kıyıları ile her şeyden önce bir plaj merkezidir.
Tusan, Akyar, Otuzbir, Kadınlar Denizi, Aslan burnu, Karaova, Güzelçamlı, Büyük ve Küçük Kalamaki, İlyas Ağa, Dipburun, Tavşanburnu plajları gibi temiz kumsallar kuzey ve güneye doğru kilometrelerce uzar gider. Kumsal şeritlerinin toplam uzunluğu 20 kilometrenin üzerindedir. Geniş kumsalların yanısıra derinlikten hoşlananlar için, dalmaya elverişli kayalık koylar da Kuşadası’ndadır.
İstanbul İçin
Nisan
İmkansız şey
Şiir yazmak,
Aşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan Nisansa.
Arzular ve Hatıralar
Arzular başka şey,
Hatıralar başka.
Güneşi görmeyen şehirde,
Söyle, nasıl yaşanır?
Böcekler
Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.
Davet
Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.
Orhan Veli Kanık
İmkansız şey
Şiir yazmak,
Aşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan Nisansa.
Arzular ve Hatıralar
Arzular başka şey,
Hatıralar başka.
Güneşi görmeyen şehirde,
Söyle, nasıl yaşanır?
Böcekler
Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.
Davet
Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.
Orhan Veli Kanık
Haziran 12, 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









