Ekim 15, 2006
Reklamarası: Bir fıkra...
- Senin gibi iyi ve doğru yaşam sürmüş insanoğullarına şöyle bir güzellik yapıyoruz. Cennet ve cehennem arasında bir tercih şansı veriyoruz; dilersen cennete dilersen cehenneme gidebileceksin.
Adam da, "elbette ki böyle bir durumda cenneti seçerim" demiş. Melek ise "acele etme, önce bir gör istersen, sonra karar ver" demiş. Adam da razı olunca melek parmağını şıklatmiş. Şıklatmasi ile de kendilerini cehennemde bulmuşlar. Adam hayretler içinde, cehennemin aslında bildiklerinden son derece değişik bir yer olduğunu farketmiş. Eee, nasıl farketmesin, şamata gırla, kadınlar çok güzel ve hepsi emirlere amade, yiyecek ve içecekler tepsilerde sunuluyor ve hiç bitmiyor, aklina gelen her türlü eğlence ve çılgınlık gerçekleştirilebiliyor.
Bunları görmesinin hemen ardından, melek "istersen bir de cenneti gör" diyerek parmağını bir kez daha şıklatmış. Adamımız bir de bakmış ki, dünya üzerinde bile tahammül edemeyeceği, gerektiğinden fazla sessiz ve sakin, ortalıkta bir iki kuzu ve çimenlerin olduğu, başka hiçbir şeyin olmadığı bir yer.
- Eh, doğal olarak ben bu durumda cehennemi seçiyorum, demiş.
Melek ise "son kararın mı?" diye sorup onayı aldıktan sonra peki diyerek elini çırpmış ve adamı istediği gibi cehenneme yollamış.
Adam aniden kendini kaynayan kazanın içinde bulmuş ve bağırmaya başlamış : "Bana vadettiğiniz bu değildi ki ama? İmdaaat, kurtarin beniiii".
Bunun üzerine meleğin kafası cehennemin gökyüzünde gözükmüş ve şöyle demiş: "Eh, ne yapalım, onlar reklamlardı...’’
'Fransız markası değiliz.'
Bazı e-forum ve web sitelerinde LC Waikiki'nin bir Fransız markası olarak belirtilmesi üzerine açıklama yapma gereğinin duyulduğunun belirtildiği ilanlarda, LC Waikiki'nin, Tema Tekstil A.Ş. tarafından Fransız D.D.K.A firmasından 1997 yılında satın alınarak bir Türk markası haline getirildiği de vurgulanıyor.
İlanlarda LC Waikiki'nin Türk firması olduğuna dair Türk Patent Enstitüsünden (TPE) alınan marka tescil belgesine yer veriliyor.
İstanbul’da ve Safranbolu’da fabrikaları bulunan LC Waikiki % 100 yerli malı olduğunu belirten ilanlarıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Olumsuz bir ortamda olumlu bir iş yapan LCW ’nin bu tavrını bakalım başka markalar izleyecek mi..?
İlerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz.
Fikrimi değiştirdiler! Hükümsüzdür!
Görüşlerin en altında ismimi görünce bir an şaşırdım, yazıyı okuduktan sonra biraz daha şaşırdım. Çünkü daha önce telif hakları ile ilgili bilgi almak isteyen Uğurcan Bey’e yazdığım cevabı ‘Molfix, Warner Bros ilişkisi’ adı altında oraya koymuşlar. Ne yazık ki, Molfix’in ajansının çizgi kahramanları kullanmasının konuyla ilgisi yok. Nasıl ki daha önce Tamek, Garanti kullandıysa, telif haklarını Warner Bros’tan satın alarak Molfix de kullanmıştır. Yakında Turkcell de çizgi kahramanlarla boy gösterecektir. Bunun çalıntı fikirlerle ya da orijinal yaratıcılıkla bir bağlantısı yoktur.
Ayrıca ‘ajansını ve tekif haklarının nasıl alındığını maalesef bilmiyorum’ sözlerimi, ‘Ajansını ve telif haklarını nasıl aldılar merak ediyorum.’ şeklinde bilerek ya da bilmeyerek değiştirmişler. Anlam da böylece değişmiş. Bir diğeri, adres olarak blogumu vermişler; birincisi ben o yazıyı blogda yayınlamadım, ikincisi blog zaten yanlış yazılmış.
Doğrusu www.burakargin.blogspot.com olacaktır.
Şimdiye kadar satın aldığım Marketing Türkiye’ler arasında iştahla ve zevkle okuduğum en güzel sayı olmasına rağmen yapılan bu anlamsız hatalar iştahımı kaçırdı.
Özetlersek;
Fikrimi değiştirdiler! Hükümsüzdür!
Sevgiyle...
Ekim 14, 2006
Reklamca konuşuyorum II
Çünkü sanatçılar yalan söylemez, söylememelidir.
** Stratejisiz reklam içi boş çuvala benzer, yığılır ve olduğu yerde kalır.
*** Reklamın reklamını yapmak heyecan yaratır, merak uyandırır; yalnız kısa süreli olmak şartıyla.
Ekim 07, 2006
Yaralayıcı Sloganlar
Kimi ‘keyif’ten sıkılıyor, kimi ‘lezzet’ten...
Ben ikisinden de sıkıldım.
Peki ‘zaman’dan yara(r)lanan yok mu aranızda?
Ben yaralanıyorum.
Zengin dilimizde alternatifi (dönem, vakit, devir, çağ...)
hayli çok olan bu kelimeye bu kadar bağlanılması nedendir..?
Tabii ki güzel olanları var, ama her zaman(!) sevilmiyor işte!
Buyrun burdan yakın:
AKSİGORTA
Her zaman sizinle.
Arçelik
Küçük bir Arçelik'le sevgiye zaman kalır
Atasay Kuyumculuk
Zaman Geçer Altın Kalır
Atlas
Her zaman keşfetmek için bak!
avea
Şimdi konuşma zamanı.
BAHARİYE HALI
her zaman, her yerde...
Braun Silk-epil
Hayata her zaman hazır olun.
Coca-Cola
Her zaman Coca-Cola
Hyundai
Her zaman yanınızda
İpek Mobilya
Değişim zamanı
Mogaz
Tam dolu, tam güvenli, tam zamanında
Mr. Proper
Temizlik zamanını kısaltan sihirli güç
OYAK BANK
Her zaman, her yerde yanınızdayız!
PEUGEOT
OTOMOBİL HER ZAMAN BÖYLE KEYİF VERMELİ
RADIO Mydonose
"HER ZAMAN EN YENİ"
Rolling Stone
Her zaman gençliğin sesi
Selpak
Her zaman farklı
STEP
HER ZAMAN. HER YERDE.
STEP
YENİ BİR YER. YENİ BİR ZAMAN.
T.C Ziraat Bankası
Her yerde her zaman
Tuborg Pilsener
Müzik her zaman her yerde
UPS
Eş zamanlı taşımacılık
Vakıf Emeklilik
...Gelir zamanı.
Zaman
Gerçekler Zamanla anlaşılır.
Başlık zamanı...
EFE RAKI
ŞİMDİ "EFE"LENME ZAMANI...
DECO
ŞİMDİ DEKORASYON ZAMANI
Kısaca; artık devir değişti, tabii zaman da değişti!
Slogan 'sen' olursan...
Becks’s - Hayat çağırıyor. Anahtarı sende.
Burger King - Ateş seni çağırıyooo!
Çilek - Senin odan, senin hayatın.
Tefal - Sen her şeyi düşünürsün
Sunny - Güldürürüm seni!
Eti Puf - Yerim seni!
Slogan 'ben' olursam...
Hazırkart - Ben özgürüm
Loreal - Çünkü ben buna değerim
Twigy - Bu terlik, tam benlik!
Türk Telekom - Konuş benimle
Superfresh - Dile benden ne dilersen
Voila - Değiştir beni...
Ekim 04, 2006
Reklamcılık ve Halkla İlişkiler
Mesleğin gerektirdiği özellikler:
Reklamcı ve halkla ilişkiler uzmanlarının üst düzeyde genel yeteneğe sahip, genel kültür seviyesi yüksek, sosyoloji, psikoloji ve sanata ilgili konularda başarılı kişiler olması gerekiyor. Ayrıca yaratıcı, hayal gücü fazla, mizah anlayışı olan, düşüncelerini söz ve yazıyla başkalarına etkili bir biçimde aktarabilen, dışa dönük, girişimci, yeniliklere açık işbirliği yapabilen gibi özelliklere sahip olmalı.
Amacı:
Eğitimin amacı medya sektöründe en önemli finans kaynağı olan üretim ve tüketim dengeleriyle toplumsal bilinci biçimlendiren reklamın ne olduğunu, çeşitli medya ortamlarında nasıl işlediğini, kuruluşun hukuksal, finansal işleyişlerini, uluslararası piyasa stratejilerine yönelik ugulamaları, kurumsal kimlik ve imaj yaratma çalışmalarını içeren bir birikim kazandırmak.
Alınan dersler:
Davranış bilimleri, iletişim, sosyal psikoloji, güzel sanatlar, reklamcılık, tüketici davranışları, ikna edici iletişim, hukuk, sanat tarihi, pazarlama iletişimi, reklamda yaratıcılık, reklam medya pazarlama, iletişim yöntemi, reklam kampanya analizi, psiko drama, basında çağdaş gelişmeler, sunuş teknikleri gibi dersler okutuluyor.
Çalışma alanları:
Bölüm mezunları, reklam ve halkla ilişkiler sektöründe, müşteri ilişkileri araştırma ve prodüksiyon bölümlerinde, kurumların reklam ve halkla ilişkiler birimi ve insan kaynakları birimlerinde çalışabiliyor.
İşletmeyi kendime, iletişimi başkalarına batırıyorum. :)
Seçimizi iyi yapın, bol şanslar!
Reklamca konuşuyorum I
** Hedef kitlenizin duyularının varlığı kadar yaşarsınız.
*** Reklam mecraları çeşitli hislere endekslidir.
Eylül 30, 2006
Eylül 24, 2006
eNSTaNTaNeLeR 1
* Aramızda kara paranın lafı mı olur!
* Her şey için çok geç.
* Keşkelerle büyüdük, meğerlerle ölüyoruz...
* Biz ne zaman içsek, seksüt içeriz abi!
* Made in world.
* İşim var , gücüm yok!
* Proje Kasarım
* Yanlışsamalar Kitabı
* Rengâhenk
* Kitabiyat
* SuperPacMan
üç-dört-iki
Eylül 19, 2006
Avrupa'dan Yaratıcı Reklam Yazıları

* İsviçre,Zürih havaalanında...
Sorry, airport fans.
Zurich has the shortest transfer times.
* 'Folio' yayınevinin tren istasyonundaki afişi...
Rien ne vous transporte comme un folio.
(Hiçbir şey sizi folio gibi taşıyamaz.)
* '8X4' ün metronun içerisine yerleştirdiği askılık...
Ce metro s’arrete a toutes les stations.
Ce deo ne s’arrete jamais.
(Bu metro bütün istasyonlarda duruyor.
Bu deodorant durmak bilmiyor.)
* Su müzesinde suyun önemi anlatılıyor...
De l’eau pour tout
De l’eau partout
(Herkese su
Her yerde su)
* Yaratıcı bir cafe ismi...
Pass' port
Avrupa Reklamına Çıplak Bakış

İki aylık yurtdışı gezisi sırasında Avrupa (Fransa ve İtalya) reklamlarını çıplak gözle görme fırsatım oldu. Aldığım notları ve gözlemlerimi derleyerek ilginize sunuyorum.
. . . Buyrun Reklam Arasına. . .
- Fransızlar Dünya kupasının final öncesini; İtalyanlar ise doğal olarak final maçı sonrasını çok iyi kullandılar. Türkiye’de ise Coca Cola’nın Malta maçı öncesi Almanya’ya gidemeyen milliler için yaptığı jest anlamlı ve başarılıydı. Sahaya çıkan milli futbolcuların gördüğü hayali destek onları ve ekranları başında maçı seyreden Türk halkını motive etmeyi başardı.
- Fransa’da McDonalds’ın Burger King’e, Coca Cola’nın Pepsi’ye, Nike’ın Adidas’a, Hertz’in Avis’e karşı reklam kampanyalarının yoğunluğu bana göre tartışılmazdı. Pepsi reklamları yaratıcılıktan uzak ve iticiydi. Herhangi bir Burger King kampanyasını görmek nasip omadı. Ayrıca; Milano’da metro durağı misali adım başı bir McDonalds’a rastlamak gayet mümkün.
- Özellikle Paris’te Nike, Coca Cola, Unilever(Dove), Fiat(Grande Punto), Renault, Peugeot, Lacoste...vb gibi dev markaların reklamlarının globalliği ile McDonald’s, Lu, Evian...vb gibi gıda üzerine kurulu hızlı tüketim mallarının reklamlarının yerelliği dikkatimi çekti.
- İtalya’da tramvaylar ve otobüsler reklam mecrası olarak yoğun bir şekilde kullanılıyor. Otobüslerin beyaz olması işi biraz kolaylaştırıyor; çünkü beyaz fon üzerine cesaretin ve yaratıcılığın arttığını düşünüyorum.
- Avrupa’nın çoğu ülkesinde hızlı tren(TGV) istasyonlarındaki raketler ve özenle yerleştirilmiş reklam panoları çok işe yarıyor. Türkiye’de tren istasyonları için şimdilik erken olsa da otobüs terminalleri daha etkin bir şekilde kullanılabilir.
- Michelin’in Avrupa’yı ziyarete gelen turistlere yönelik turizm rehberlerine ve yol haritalarına olan desteği akılda kalıcı ve mantıklıydı. Gördüğünüz yol kitapçıklarında kapakta yer alan ‘Michelin ikonu’ tüketiciyle bağ kurmasını fazlasıyla başarıyor.
- Fransa’da reklam tabelaları, raketler, billboardlar, ışıklı göstergeler, reklam yazıları… hiçbir şekilde gözleri yormuyor ve görüntü kirliliğine yol açmıyor.
- İtalya’da reklam panolarının çok fazla karalandığını ve boyandığını farkettim. Hiphop kültüründen nasibini reklam sektörü de epey alıyor. Görüntü kirliliğine yol açan hiphopçılar belli ki reklamlardan haz almıyor.
- Avrupa medyasında reklam mecrası olarak haftalık ve aylık dergiler günlük gazetelere oranla daha çok kullanılıyor. Bunun nedeni de istenilen hedef kitleye daha rahat ulaşılması ve reklam boyutunun büyüklüğünün reklam verene daha cazip gelmesi diye düşünüyorum.
- Büyük bankaların sanata(restorasyon, sergi, gösteri...) olan çeşitli sponsorlukları sayesinde sanat kendi ayakları üzerinde durabiliyor. Özellikle mimariye verilen değer, şehirlerin tarihi dokularını korumalarını sağlıyor.
- Fransa’da kola, bisküvi, çikolata makinaları dışında su makinasının da kullanımı çok yaygın. Türkiye’de pek uygulanmıyor; halbuki metroda, alışveriş merkezlerinde, önemli caddelerin köşebaşında hem satış hem de pazarlama açısından iyi iş yapardı.
- Ferrari markasının büyüklüğünü Ferrari Store’da fazlasıyla anladım. Ferrari kendisini markadan da öte bir şey olarak konumlandırmış. Yakında ‘marka üstü güç’ ya da ‘marka benliği’ gibi yeni bir kavram çıkabilir. Kıyafetten, ayakkabıya; oyuncaktan, kırtasiye malzemelerine kadar ismini bir güzel(!) kullanıyor.
- ‘Tour de France’ sayesinde bisikletle birlikte sürücüleri de birer reklam mecrası haline gelmişler. Sokakta her an hırsla pedal çeviren rengârenk birisini görmek mümkün. Bu bağlamda; geleneksel hale gelen ‘İstanbul Avrasya Maratonu’ tüketicilere yakın durabilmek için eşsiz bir fırsat!
- İçki, otomobil ve prezervatif reklamlarının yaratıcılık rekabetleri hat safhadaydı.
Özellikle Heineken, Durex ve Peugeot işleri görülmeye değerdi.
- Modanın kalbinin attığı Paris ve Milano, tekstil sektörünü saat, gözlük, parfümeri ve ayakkabı sektörleriyle harmanlayarak kadınları aksesuar yönünden süslemesini biliyor. Bunun farkında olan pazarlamacıların hinliklerini doğal karşılamak gerekiyor.
Eylül 14, 2006
the client(!)
just show them a picture of their factory.
Temmuz 03, 2006
Haziran 26, 2006
Hayata Dair Sözler III
* Devekuşuna yük taşı demişler ben kuşum demiş, uç demişler deve uçar mı demiş.
* Dilenciye hıyar vermişler, eğridir diye beğenmemiş.
* Hayat güzeldir; ama sermaye eder seni.
* Gülersen dünya da seninle birlikte güler, ağlarsan yalnız ağlarsın.
'Oldboy'
* Aşkın ikamesi yoktur.
Aşk bir zamanlama işidir.
'2046'
* Yaratmak!
Herkesin imkansız dediğine inanmaktır.
Olabilir olduğunu bilen bir anormalin dışında.
* Ölüm varken biz yokuz, biz varken ölüm...
Öyleyse ölümden niçin korkuyoruz?
* Herkes anlayabildiği kadar yaşar ve anlayamadığı şeyleri umursamadan ölüp gider...
* Salıncağı olmayanlar sapanı oyuncak bellemişler.
Hayata Dair Sözler II
Güneşe bakarsanız gölgeleri göremezsiniz.
Helen Keller
Öğüt vermek kolay, örnek olmak zordur.
La Rochefaucauld
Herşey olur... Herşey unutulur... Herşey yoluna girer... Hiç kimse herşeyi açıklayamaz... Eğer herkes herkes tarafından herkes için söylenen şeyleri bilseydi, kimse kimseye birşey söylemezdi.
Honataux
Olgun insan güzel söz söylemesini bilen insan değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyebilen insandır.
Konfüçyüs
İnsanlar görevlerini yapmanın kendilerini mutlu edeceğini, mutlu olmanın da bir görev olacağını öğrenselerdi, daha iyi bir dünyada yaşarlardı. Bir insanın mutlu olması başkalarının da mutlu olmasını kolaylaştırır.
John Labback
Üç şey gizlenemez: Duman, aşk ve parasızlık.
Arap Atasözü
Her bildiğini söyleme, fakat her söylediğini bil. Söyleyecek yalan bulamayanların başvurduğu son çare gerçektir.
Marcel Lenoir
Gülemeyen güldüğünü sanır, gülemediğini anlayınca da güleni kıskanır.
Kızılderili Atasözü
Para her kapıyı açar fakat kilitleyemez.
Yunan Atasözü
Öğrendiklerini bir saat gibi cebinde taşı. İkide bir saati olduğunu göstermek isteyen insanlar gibi ortaya çıkarma. Eğer biri sana saati sorarsa söylersin, ama her saat başında sorulmadan saat kulesi gibi ötme.
Lord Chesterfield
En çabuk kuruyan şey gözyaşıdır.
Çiçeron
Dostlarını armağanlarla satın alma, armağan veremeyince onlar da seni sevmekten vazgeçerler. Emerson
Kimi insanlar yaşamda hiçbir amaca sahip olmadan yaşarlar. Bu gibi insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler. Onlar gitmez; ancak suyun akışına kapılarak akar giderler.
Seneca
İşin güç kısmı, adam olmak değil, adam kalmaktır.
Andre Mazerelles
İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.
Victor Hugo
Unutma ki ağzında bal olan arının kuyruğunda iğnesi vardır.
Lyly
Ümidini kaybetmiş olanın, başka kaybedecek şeyi yoktur.
Bolse
Erdem , iyiyi elde etme gücüdür.
Eflatun
Hayata Dair Sözler I
Bakalım neler demişler...
Fazla alçakgönüllü davranma, gerçek sanırlar.
Nazım Hikmet
Tevazu erkeğin süsüdür.
Konfüçyüs
Kaos benim en yakın arkadaşımdır.
Bob Dylan
Optimist olmak en iyi savunma biçimidir.
Rod Stewort
Yanıp kül olmak, solup gitmekten iyidir.
Neil Young
Güzellik gereksiz şeylerin temizlenmesidir.
Michelangelo
İnsan insanın kurdudur.
Hobbs
Hayat sen planlar yaparken başına gelen şeydir.
John Lennon
Kendi omzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki!
Nietzche
Yaşadığımız her an kendi hakkını ister.
Geothe
Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu uyanmaktır.
Emerson
Savaşın iyisi barışın kötüsü yoktur.
Benjamin Franklin
Türkler her şeyini feda eder, ama istiklalini asla.
Lloyd George
I don't agree with a word you say, but ı will defend to the death your right to say it.
Voltaire
Yaptığınız iş değilsiniz.
Cüzdanınızdaki para sizin kim olduğunuzu belirlemez.
Siz bankada duran paranız da değilsiniz, giydiğiniz kahrolası üniforma da.
Sadece dünya üzerinde şarkı söyleyip dans eden birer pisliksiniz.
Tyler Durden/Fight Club
Bazı insanlara sorsaydım bana daha hızlı at arabası yap derlerdi.
Henry Ford
This goodly frame-the earth
This most excellent canopy-the aire
What a piece of work is man!
How noble in reason
How infinite in faculty
In action how like an angel
In apprehension how like a God!
William Shakespeare
Marka Hevesi
Yaz geldi, ekranlar reklamla doldu
Özlem Seller
'Sadece markaya yatırım yapmakla işin bittiğini sananlar kaybediyor. Kazananlar ise iyi reklâm yapanlar değil stratejik nokta atışı yaparak müşteriyi kendi tarafına çekenler oluyor. Eskiden ihtiyaçlar vardı, şimdi ise arzular var, tüketilen, tükettikçe yenisi icat edilen. Şirketler hem sadık müşteri istiyor hem de müşterinin sadakatini bozmak için elinden geleni ardına koymuyor. Televizyonu açıyorum, reklamlar. Vapura biniyorum reklamlar. Sloganlarına bakıyorum. Kelimeler farklı, mesajlar aynı: Arzular ve rahatlık. Kısaca marka sadakatine değil tüketimine odaklı. Hal böyle olunca markaya duyulan arzu da hevesten öteye gidemiyor. '
- Reklam sloganlarında ya da vaatlerinde gerçekten kelimeler farklı, mesajlar aynı mı?
- Herkes ürünlerinin tüketilmesi için mi çabalıyor; yoksa markasını yaratıp marka sadakatini sağlayabilenler var mı?
- Markaya karşı duyduğumuz şey sadece bir heves mi?
- Hedefteki tüketicilerin arzularını heves olmaktan çıkartıp yaşama tarzı haline getirmenin yolu iyi(!) reklamdan mı, yoksa stratejik planlamadaki nokta atışlardan mı geçiyor?
Kafam karıştı. En iyisi ben biraz düşüneyim...
entegrasyon(!) hali
Taksim-Kabataş 110 saniye!
Metro, otobüs ve deniz ulaşımında
''entegrasyon'' Kabataş' ta başlıyor!
Reklamlara dikkat çekerken dilimize çok çektiriyoruz.
İlanda 'entegrasyon' yerine 'birleşme, birleşim ya da bütünleşme' kelimeleri kullanılamaz mıydı?
Aynı etkiyi yapmadığını düşünebilirsiniz; fakat benim söylemek istediğim 'entegrasyon' un sağladığı anlamı başka sözcüklerle ve yöntemlerle sağlayabilmek.
Çünkü ilanda ''entegrasyon'' özellikle vurgulanmış. Biraz önce lise öğrencisi kardeşim 'entegrasyon' ne abi ya? diye sordu. Ben de metro, otobüs ve deniz ulaşımı birleştiriliyormuş dedim. Artık hafızasında nasıl kaldı bilemem, ancak lügâtına 'entegrasyon' girmiştir bir şekilde...
Burda benim dikkatimi çeken; ilanda 'entegrasyon' üzerine yoğunlaşmaları ve onu tırnak içine alıp özellikle kullanmaları. Onun yerine birleşme ve bütünleşme kavramlarından yola çıkarak 'birlik, beraberlik, bütünlük' gibi sözcük türevleri kullanılıp ilgi çekici bir görselle de bu yenilik anlatılabilirdi.
Böyle olmalıydı demiyorum tabii ki, sadece kaçak yabancı sözcüklerden arınmanın yollarından biri diye düşünüyorum.
Yarın bir gün sokakta 'Ulaşımda 'entegrasyon' işi iyi oldu.' diye duyarsak şaşırmayalım.
Farklı etki ve vurgularla dikkat çekmek için dilimizin daha çekeceği var desenize...
Hepsi...Pepsi...
Doğru bir seçim midir? Sonucunu görmek için illa etkisini beklemek mi gerekir? Bu birliktelik reklamdan çok pazarlama alanına giriyor diye düşünüyorum. İnce eleyip sık dokumak lazım. Riskli bir iş gibi geldi bana…
Hepsi-Pepsi uyumu deyince aklıma Yiğit Özgür imzalı çok sevdiğim bir karikatür geldi.
Şöyle ki; hakimin karşısında saçmalayan iriyarı bir adam vardır:
- Köşede bekledim,çıkınca da tepsiyle kafasına vurdum...
- İyi de, yanında silahın, bıçağın da varmış...Neden tepsi?
- Bi yerde okumuştum...Öyle yapınca tepsi müdaafadan az ceza alınıyomuş...
- Nefsi müdaafa olmasın o?
- Hepsi müdaafa değil mi sonuçta...
- Yaz kızım, sanığın yirmi yıl hapsine...
- Ama yirmi yıl çok fazla... Bilseydim yanımda hafifletici sepetler getirirdim... :)
Myshowland öldü!
Eski adı ‘Mydonose Showland’, yeni adı ‘My Showland’ ve son adı ‘İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi’ olacak olan gösteri merkezinin sahibi Mustafa Özbey ’i kutlamak ve şu sözlerini de dikkate almak gerektiğine inanıyorum.
“5 kıtadan yabancılar gelip Türkçe konuşurken ve Türkçe bir dünya dili olmaya başlarken benim yerimin adının İngilizce olması büyük bir saçmalıktı. Utandım. Türkçe olimpiyatını düzenleyen insanların heyecanını, Türklüğe, bayrağa ve Türkçeye olan sevgilerini görünce Myshowland 'in adını değiştirmeye karar verdim. Onların heyecanı bana da yansıdı.”
Ne amaçla olursa olsun, umarım bu değişim her konuda dilimizi teşvik etmeye zorlar…
'Papia' Tuvalet Kağıdı
Gerilim dolu müziğiyle ve heyecan dolu sahneleriyle kısa film formatında başlayan, bir tuvalet kağıdı için abartılı bulduğum reklam filmi aklıma şu soruyu getirdi:
- Tuvalet kağıdından bu kadar fazlasını bekleyen var mı acaba..?
Hedef kitlesini evin alışverişini yapan orta yaşlı kadınların oluşturduğunu varsayalım. Ürünün özelliklerini anlatırken şu yollara başvurmuşlar:
Daha yumuşak : Mikro kabartmalı…
Yanaklarında tuvalet kağıdını gezdiren kadını görüyoruz.
Daha doğal : Yapay beyazlatıcısız…
Bu kez de tuvalet kağıdını öpüp kokluyor.
Daha dayanıklı : Tam üç katlı…
Son olarak tuvalet kağıdını bir fular gibi boynuna sarıyor.
‘Reklamların farkı yaşadığımız gündelik hayatı abartmasından kaynaklanır’ mı? diyecekseniz…
Yoksa bu reklamlarla Papia tuvalet kağıdı satışları patlar mı?
İkisine de inanasım gelmiyor. Pazara yeni giren bir ürünün bu kadar özelliği varken bunları kozmetik bir ürün gibi konumlandırıp heba etmesi bana mantıklı gelmedi.
'Papia' ismine anlamının Yunanca’da ördek olmasından çok, bence İngilizce ‘Paper’ ve Fransızca ‘Papier’ kelimelerini hatırlatması bir artı katıyor.
Hepimiz daha iyisini istiyoruz… Çünkü daha iyisine lâyığız…
Ama ürünü lâyık olduğumuz şekilde bilinçli kullanmak isteriz.
Değil mi..?
Haziran 24, 2006
Haluk Mesci & Soru-Cevap
Reklam yazarının junior, senior olduğuna kim kanaat getiriyor?
Büyük, çok pazarlı Amerikan reklam ajanslarıyla gelen bir kavram. Onlarda, kimin kaç sene deneyimli olduğuna dayalı bir pozisyon tanımı var. Oradan devşirme.
Reklam yazarı stajyerinin ya da işe yeni başlayan bir reklam yazarının ilk etapta çok para kazanmasına imkân var mıdır; bekleyip kurallara aynen uymak mı gerekir?
Yoktur! Hele Türkiye’de... Bekleyip, kendini göstermek ve sağlıklı bir biçimde yükselmek gerekir. Yazarın veya grafikerin kendini birilerine kabul ettirme dönemleriyle birilerinin yazara veya grafikere iş teklif etme dönemi arasında başarılar ve zaman vardır.
Reklam yazarının dil becerisinin yanında görsel bakış açısını da geliştirmesi sanat yönetmenlerine dokunur mu? Yoksa yaratıcı yönetmen olmanın yolu buradan mı geçiyor?
Dokunmaz. Tam tersine, ne olup bittiğini anlayan biriyle çalışmak onların işini kolaylaştırır. Ama ukalalık veya cingözlük vb etmemeye dikkat ederek kullanmak gerekir bu görsel bakışı...
ÖSS' de Reklam
2006’nın garip ÖSS sisteminde en çok sevdiğim bölüm olan Türkçe sorularına göz atayım dedim. Soruları çözerken daha önce heyecanlanacağımı düşünmediğim iki soru metnini sizinle paylaşmak istedim.
Buyrun...
1. Bölüm Türkçe Testi/Soru 21:
‘Romancılarımız, edebiyatımızın bir döneminde toplumsal sorunlara sahip çıkmayı ilke edinmiş, yapıtlarında bunları yansıtmaya çalışmışlardı. Daha sonra Türkiye’nin ve dünyanın değişmesiyle bu yaklaşım da geçerliğini yitirdi. Romancılarımız toplumsal konular yerine bireysel konuları anlatmaya yöneldi. Bu yönelim, onların kimi düşünceleri yansıtmaması anlamına gelmez. Elbette her romanın yine de bir iletisi vardır. Ama bu, hesaplı bir biçimde, bir amaç doğrultusunda yapılyorsa o zaman, yazılan, romanlığını yitirir; ya reklam metni olur ya da propaganda.’
Bu parçada romanlarla ilgili olarak karşı çıkılan nedir?
D) Bir düşünceye bağlanıp onun benimsetilmeye çalışılması.
Reklam metinlerinin hedef kitleyi oluşturan bireyler üzerinde ince elenip sık dokularak düşünülüp yazılması, reklamverenin pazar payını artırması ve bir amaç( ürün/hizmet satışı, ürün/hizmet sadakati, kurumsal kimlik...) doğrultusunda yapılması her ne kadar bize reklamı ya da propagandayı hatırlatsa da, yazılanın yukarıda saydığım nedenlerle romanlığını yitirip reklam metni gibi yorumlanması kısa ve öz bir tabir olmuş. Zaten aramızda ‘konsept’ olarak anılan, ‘düşünce’ye bağlanıp onu hedef kitleye benimsetmek de cevabı ele veriyor.
1. Bölüm Türkçe Testi/Soru 29:
‘Yazı insanıyım ben. Yazıdan başka bir şey düşünmem. Geçimimi de yazarak sağlıyorum. Televizyon haberciliği bana, açık, kısa cümlelerle yazmayı öğretti. Bir buçuk dakikalık haberde bütün gün izlediğin olayı anlatmak zorundasın. Zaten televizyonda uzun cümleler dikkati dağıtır. Eline gazete alıp okumak gibi değildir. Basında röportajlar, diziler hazırlarken yerim genişti. Yine de kısa, anlaşılır yazmaya özen gösterirdim. Reklam için metin yazmak ise bambaşkadır. Kırk beş saniyelik reklamlara metin sığdıracaksın. Kısacası yazıyı, yaptığım işe uydurmayı öğrendim.’
Yazarın yazı sevdasında, kısacık reklamlara metinleri sığdırma çabasında ve yazı insanlığını her türlü yazı işinde kullanabilmesinde kendini bulanlar vardır. Yerim geniş rahatlığıyla kısa-anlaşılır yazmak yerine, uzun-sıradan cümleler kuranların tüketicinin olağan dikkatini dağıtmalarını özetleyen bu sade metni okurken kafamda başka şeyler canlanıverdi.
Nerden nereye...
Haziran 04, 2006
ne dersin sevdiğim?
sevdiğim gel sevgiden bahsedelim
bilirsin gönül sohbet ister
kahve, fal bahane
bir kahvehane var bildiğim
muhabbete aç
yakınlarda
kalbimin bodrum katında...
istersen sadakati ekelim önce
çimlenip büyüsün
kendince
sonsuza dek
zamana karşı gelircesine
dilediğin gibi sevdiğim...
cinayet mi işleyelim yoksa?
ihtirasa atarız suçu
çıkarız işin içinden
vicdanımız gelirse peşimiz sıra
kaçarız geriye bakmadan
bu kez de gururumuz çıkacak karşımıza
o zaman ne yapacağız sevdiğim?
tutkumuz yetmeyecek gibi...
yaşama bağlanmalı yeniden
ama derinden bu defa
belki de
yaşamaya doymadan
doyasıya yaşamalı
ne dersin sevdiğim?
Mayıs 27, 2006
Pfizer ile Tanışma Toplantısı
Göz atarsanız;
http://www.pfizer.com.tr/pit/pithp.html
BP 'den Bardak Kampanyası
- Kampanya, sadece nakit ve kredi kartıyla yapılan alımlarda geçerlidir.
- Kampanya stoklarla sınırlıdır.
- Bu kampanyaya katılan BP akaryakıt istasyonlarında geçerlidir.
BP ’ye daha sık uğrayın, bardak koleksiyonunuzu tamamlayın.
Meraklar benden...
- Bu kampanya hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Coca Cola, Pepsi, Cola Turka gibi 2-3 YTL'lik hızlı tüketim ürünleri promosyon amaçlı yığınla bardak verirken, BP'nin rakipleri sağlam stratejileriyle yoluna devam ederken 'bardakları doldurma' kampanyası hedef kitleye depoları doldurtur mu dersiniz?
- 360 YTL 'lik alışverişe 6 aynı bardaklardan oluşan bir koleksiyonu tercih etmek akıl kârı mıdır?
- Diyelim ki akıl kârıdır; bu kampanyayı duyup kampanyadan yararlanmak isteyen bir tüketici kampanyaya katılmayan bir BP istasyonuna gittiğinde nasıl teselli edilecektir?
Yorumlar İnci Vardar 'dan...
Kampanyanın ilginç bir yanı yok. Bunlar zaten sürekli yapılan kampanyalar, sadece hediyesi değişiyor. Bulaşik deterjanı, poşet çay, ıslak mendil, vs...
Bunu 360 YTL'ye 6 bardak olarak düşünmemek gerek. Her zamanki gibi benzin alırken bir de üstüne bardak alıyorsun gibi bir şey. Normalde 50 YTL tutarinda benzin alirken 60 YTL'lik benzin almak akıl kârı mıdır? Öyledir herhalde, en azından bir zararı yok.
Bunun için kullanıcı benzincisini degiştirir mi? Belki. Belki de değiştirmez, çünkü benzer bir kampanya kendi benzincisinde de vardir. Kampanyaya katılmayan BP istasyonu bulmak da pek kolay olmaz sanıyorum. Belki çok küçük benzinciler katılmaz.
Bu kadar küçük bir benzinciden de teselli ödülü istemezler herhalde bir bardak için, zira halkımız küçük esnafa anlayışlı davranabilmektedir.
Hikaye Eyüp Üstün 'den...Ben bu bardak kampanyasının etkisine geçen gün bizzat şahit oldum. Arkadaşımın aracıyla bir yere gidiyorduk. Benzin almamız gerekti ve arkadaşım BP istasyonu bulana kadar kaç tane benzinciyi pas geçti. Benzini aldık ve arkadaşım, kasadan elinde iki bardakla aracına döndü.
Sonuçta promosyon işte. BP bardak verirken bir başka marka da başka bir şey veriyor olabilir... Ama bir de şöyle bir şey var; verilen hediye çok farklı bir şey değil belki ama bir kere aldığınızda ister istemez 6' ya tamamlayıp takım yapma güdüsünü geliştiriyor.
Devamlılığı olması açısından etkili buluyorum. İnsanı "nasıl olsa benzin alacağım, bari bardak takımı yapayım" gibi bir düşünceye sokuyor olabilir. Ticari araç kullanıcıları veya çalıştığı şirketin aracını kullanan kitleyi düşünün. Bardak takımı yapma güdüsüyle güdülenmiş kitleyi :)
Fasıl ve Efe Karşı Karşıya
Reklam filmi olarak ilgimi çeken Fasıl Türk Rakısı ve Efe Rakı reklamlarından Efe’yi Fasıl’a göre daha özendirici ve akılda kalıcı buldum.
Fasıl’ın reklamlarını film festivalinde izleme fırsatını yakalamıştım. Çalgılarını konuşturan çalgıcıların hali gerçekten hoştu. Zaten daha yumuşak bir içimi olduğu söylenen ve hedef kitlesi gençler olan Fasıl’ın hedeflediği kişiler de sinemaya gelen film severlerdi. Ancak; 'fasıl' üzerinden giden konseptin nereye kadar süreceği aklıma takıldı. Türk rakı severler her türlü eğlencede ya da türlü dertlerinde rakı içebilmektedir. ‘İlla fasıl olsun’ yerine; ‘müzik olsun, rakıya uysun’ mantığında olan benim gibi bir sürü genç tanıyorum.
Diğer yandan; Efe reklamına gelirsek, Efe Rakı’nın Avrupa’ya gönderilen İngilizce filminde ‘The white magic of İstanbul’ ifadesi kullanılıyor. Türkiye’de ise Avrupa için uyarlanan filmde olduğu gibi yavaş seyreden bir müzik eşliğinde suyun içine aktarılan rakıyla birlikte oluşan lale, çalgıcı, hisar, Kız Kulesi, oryantal dansçı figürlerinin ardından dış ses bu kez ‘Güzel rakının farkı’ ifadesini kullanıyor. Genel rakı içerlere uygun hitap ederek, gözleri rahatsız etmeden, aksine esnek figürlerle hayranlık uyandıran ve müziğin ritmine rakının kendisiyle ayak uyduran efelenen bir rakıyla karşımıza çıkıyor. Yapım olarak da daha kaliteli geldi.
İki reklam filmi de prodüksiyon ve yaratıcı fikir açısından başarılı.
Karşılaştırma yaparsak; içimlerini bilemem ama ben Efe’yi Fasıl’a tercih ederdim…
Mayıs 23, 2006
Büyük reklam küçük reklamı yutar mı?
Sular yükselince, balıklar karıncaları yer...
Sular çekilince de karıncalar balıkları yer...
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir.
Çünkü kimin kimi yiyeceğine "suyun akışı" karar verir...
Yazıya böyle bir alıntıdan başlamamın sebebi büyük bütçeli reklamlarla küçük bütçeli ama büyük fikirli reklamları karşılaştırma imkanı tanımasıydı.
Suların yükselmesini reklam sektörünün büyük bütçeli işlerle ilerlemesi olarak varsaysak…
Suların çekilmesini de reklamcılıkta yaratıcılığın hüküm sürdüğü bir devir olarak ele alsak…
Markalara bugünkü gücünü ve üstünlüğünü onlara veren tüketicilerin değerini anlasak…
Kimin neyi, nasıl yiyeceğine karar vermesine küçük reklamlarla yardımcı olsak…
Daha iyi olmaz mıydı..?
Ülker Golf dondurmanın reklamını izlediğimde kafamı kurcalayan ilk şey ‘neden bu kadar para ve çaba sarf edilmiş bu reklam filminde?’ oldu.
Koşuşturan dansçılar, rengârenk mekanlar, hayatı dondurmayan insanlar…
Tamam her şey çok güzel de; bu coşkuyu yaşamak, hayatı dondurmamak için neden Bravo?
Sanki bir dondurma aldırma kampanyası gibi geldi bana, çünkü rakibinin elinde bir güç var ve bunu yok sayıp dondurmaya talep yaratmak için büyük bir kampanyaya girişiyorsun. Sonunda ise hayatını dondurma alarak güle oynaya koşup dondurma satın alan insanları elde ediyorsun.
Ancak hangi dondurma? Kampanyanın belirlemiş olduğu konsepti ne yazık ki rakibe hizmet ediyor.
Ülker markası; Biskrem, Hanımeller, Kremini, Albeni, Cafe Crown..vb gibi ürünlerinde yakaladığı basit ama kalıcı fikirlerini neden Golf dondurmaları için de denemiyor, merak ediyorum.
Rakibin ekmeğine yağ sürmesi bir yana rakibin de işine gelecek işler çıkartılıyor; yani herhangi karşı bir stratejinin uygulanmasına gerek kalmıyor.
Büyük reklamlar şimdilik küçük reklamları yutuyor gibi görünse de suların çekildiği gün küçük reklamlara büyük işler düşecek gibi görünüyor.
Mayıs 14, 2006
gitmek güzeldir
Altay Öktem
Altay Öktem'e ithafen...
gitmek güzeldir... önemli olan nereye gittiğin ya da nereyi geride bıraktığın değil; giderken yanına neleri aldığın, peşinde neleri sürüklediğindir. tozlanmış bir Elvis plağı, 70’li yıllardan kalma bir Barış Manço kaseti, bir ayakkabı bağı, kırık bir biblo, kopmuş bir kolye, yırtık-vesikalık bir resim, gerekirse saklamak üzere cebine attığın bir iki gereksiz telefon kartı... bunlardır aslında gitmeyi güzelleştiren, gitmeyi anlamlı kılan. özlemi doyasıya yaşatan, sevgiyi yücelten, kalpleri birleştiren...
hepsi bir yana; plağın üstündeki toz önemlidir. asla silinmemelidir! üstündeki toz taneleri halının, koltuğun üstünden kalkıp plağa doğru uçuşurken hangi aşk yaşanıyordur o odada? Ya da siyah-beyaz vesikalığın arkasına yazılan o ‘bitaneme’ diye başlayan sözlerde ne duygular saklıdır? kim bilir! Barış Manço ‘gülpembe’ derken ne fırtınalar kopuyordur yüreğinde, beş on kontürlük telefon kartıyla beklenen kulübenin önünde nişanlısının kısacık bir ‘alo’ deyişini duymak için sabırsızlanan Onbaşı Murat neler vermezdi ki o anlamlı sesi bir defa daha duyabilmek için...
gitmek güzeldir... duvarları geride bırakmak, daha da güzeli engelleri aşmak, özgürlüğüne adım adım ilerlemek, sevmeye hasret kalmak, çaresiz bir şekilde beklemek, zavallılığını büyütmek bir köşede, bir dağ başı yalnızlığı yaşamak, bir de üstüne o yalnızlığı paylaşamamak güzeldir aslında... ve gitmek için yola çıktığınız gün, elbette ki yeryüzündeki son gününüzdür. yol boyunca, geride bıraktıklarını bir an bile düşünmemeli insan. yeteri kadar hatırlayacaktır gurbette zaten. her anını birlikte yaşayacaktır. merak etmesin… kaçacak tek bir yer bile olmadığının farkına varmalı, doyasıya yaşamalı kısacık hayatını, ölümü düşünmemeli insan; düşünüyorsa faraza; korkmamalı arkada bıraktıklarından...
terk ettiğimiz noktayla yolculuğun sonunda ulaşacağımız tek bir nokta vardır yalnızca. aynı noktadır ikisi de... hayalimizde yaşadığımız gerçek olmayan noktalar kümesi... gerçek yoktur! asıl olan da budur. her insanın kendine özgü gerçekleri vardır. sanallıklar aleminde herkesin kendince gerçek kabul ettiği ya da hakikat saydığı noktalar buluşarak yeni bir bireysel esası oluşturacaktır. sen bir şeyi gerçek sayana kadar şeyler kümesi sadece bir emsalden ibarettir doğası gereği…
yol bittiğinde, yolculuğun son durağında; inandığın, hayatın boyunca varsaydığın ve uyguladığın tüm gerçeklerin değişir bir anda. kendi varlığının gerçekliği bile çelişkidedir kafanın bir köşesinde artık. bu noktada, yani terk edilen ya da ulaşılan noktada; üstelik ikisinin de gerçek anlamda aynı noktalar olduğunu anlamışken; bir arpa boyu yolu bile kat edemediğini fark ettiğinde salt senin yap-boz gerçeklerin kalır ki geride, onlar da kimine güzel bir ders kimine ise örnek bir yol teşkil edecektir ilerde... bir anda başkalarının yaşamındaki gerçekler ölecek ve seninkiler canlanıverecektir.
gitmek güzeldir dedim ya... kötü bir haberim var sizlere dostlar! gittiğimi sanarak kendimi kandırıyormuşum sadece. hiçbir yere gitmiyormuşum aslında! gittiğimi sandığım halde hâlâ yerimde saydığım için üzgünüm dostlar! ama olsun… benim için üzmeyin kendinizi boşuna…
en azından çakıl dolu şu zorlu hayatta gitmek güzel ya…
günün (s)özü 4
'İnsanlar çift yaratılır' derlerdi de inanmazdım.
Aha şimdi sıçtık! Tüm teoriyi çökerttik lan!
DARWİN
günün (s)özü 3
Bir de baktım ki; bir arpa boyu yol bile gidememişim.
Yok lan, bu dünya adam olmaz!
MACELLAN
günün (s)özü 2
güvenini kaybetmektense;
finallerde puan kaybetmeyi
tercih ederim.
BOŞ BELEŞ ADAM
günün (s)özü 1
dona düşen son damla gibidir.
Tam kurtuldum derken bir
yerlerde izini bırakır.
Bu yüzden ayakta işeme,
aşık olma arkadaş!
AŞIK OLAN ADAM
kafam bozuk
seni kaybettiğim gün
hatırla işte
kafam bozuk
yürek öyle bir efkârlı ki
dağlar dayanmıyor
ay uzaklarda
güneş desen ısıtmıyor
üşüyorum
çok üşüyorum
yağmur var sadece
hafiften çiseliyor
bir o yapıyor görevini
gökyüzü de dağıtmış
sorma
bulutlar sere serpe zaten
sakın geriye bakma
aldırma hayata
sen al götür kendini
düşünme beni
kapat pencereni
çekil köşene
bak yıldızlara
seyret doyasıya
sabah masmavi bir sema kalacak ardımda
sabah umut dolu yarınlar kalacak sana
sen yarınları al
geçmişe ben bakarım
kendi kendini yok eden
tuhaf bir gezegene kafam bozuldu zaten
elimde şarabım intihar ettim
ne iyi ettim
inan bana
o intiharımdan bu yana
gerçekten yaşıyorum
adam gibi yaşıyorum
Mayıs 08, 2006
güneşin kızı
elbette yanacağım
alev alev tutuşup
köz olup uçacağım
isyanım sana değil ki
kendime
isyankâr yüreğime
olur da bir gün
gidersem buralardan
arkamda bıraktığım mirasım
hak ettiğin davam
yere göğe sığmayan sevdam
benden sana hatıra kalsın
olmazsa
haber verirsin sonsuza
boşlukta sahip çıkacaktır o
bir defa daha
deniz kızı
aşık ne ister ki? ne bulur da vazgeçemez bu ‘ deniz kızı ’ndan? öyle bir maviliği vardır ki gözlerini alır, parıldayan pullarına bakamaz çıplak gözlerle. saçların altın sırmadır onun gözünde, okşamak, doyasıya öpmek geçiverir aklından; bir leyleğin yavrusuna gösterdiği ana şefkati yoğunluğunca... eli kolu bağlıdır; aklından geçenler aklına; kalbinden gelenler kalbine gider tekrar...
koklamak ister bu gönül; o kokuyu en derinlere çekip yaşamak ister sarhoş olurcasına... izlemek ister cilve yapışını... yapan da yaptıran da memnundur hallerinden. çekmek ister nazını. karşılık vermeyi dener; beceremez naz yapmayı. süzmek ister gözlerinin en içlerini. içmek ister çıkan ışıltıları. içer içer doymak bilmez. öyle sandığınız gibi de bakamaz derin derin, uzun uzun... saniyeler yeter ona... kaçırır bakışlarını hemen. heyecana yenik düşer. kalbine sığınır. çekinir, korkar, heyecanla dolan kalbi atar küt küt... nabzına da hakim olamaz, nefeslerini sayacak durumdadır o an.
gülüşüne kurbandır. hep gülmeni arzular. yerine ağlamayı ister. üzülmene karşıdır her zaman. hakkı yoktur ‘ deniz kızı ’ nın gözyaşı dökmeye. her şeyini dökmeye amâdedir yanı başında. yaşama sevincine ortak olmayı dener. o da gülümser yetebildiği kadar. yarışır yenik düşeceğini bildiği halde. hele bir görsün şöyle gözleri kan çanağı olmuş halde; kezzaba bular kendi gözlerini gerekirse...
buluşur bir şekilde bu saf ve çocuksu yürekler... bir yerde birleştirir kader onları... onlar anlamasa da beraberlerdir aslında en asil aşklar literatüründe...
dokunmak ister o narin dudaklarına, öpmek ister sonra; soluksuz kalmak, nefes almadan yaşamak ister bir süre... birleşir nefesleri bir çırpıda... konuşamazlar... anlam veremezler olan bitene... ellerini bırakmak istemez, sevmeye bile kıyamaz bir yerden sonra. sevmeye çalışır; emanetten öte değer verir. kendi ellerinden bile kıskanır bazen. zarar vermekten korkar, kalkan yapar kendini... bütün kurallarını ‘ deniz kızı ’ belirlemiştir bu savaşın. ürkmesin, göğüs gersin ister. ölmesine dayanamayacağını bildiği için önce kendini atar tehlikelere. üzmemek için de ölmemiş numarası yapar, kendince kandırır göz göre göre. gözlerini dürbün, yüreğini mavzer yapar. sevgisi egemendir artık bu mücadeleye. komuta sevginin elinde, devam eder savaşarak yaşamaya. emirler alır, uygular hepsini karşı gelmeden. bu bir barış savaşıdır özünde. ‘barışı koruma savaşı’ dır onunkisi...
aynı vücutta yaşamak hatta yaşatmak ister, aynı kafese girmek, elinde olsa aynı kefene sarılmayı düşler. o kadar gücü olmadığını bilse de bunu belli etmez. güveni sarsacak her şeyden kaçar deli gibi. acıları toplar, zehirleri alır, dikenleri koparır... sevgisine lâyık olmak için yapamayacağı şey yoktur! varsa eğer onu da yok etmenin yollarını arar. gözleri görmez, kulakları duymaz, beyni işlemez; hele de kalbi-içler acısı bir durumda-kapalıdır onun dışındakilere...
engin denizlerde arkasına bakmadan yol alan gemiler gibidir hali. yakamozlar toplar güneşin yardımıyla, buket buket yağdırır üzerinden. sevindirmiştir ya onu; ondan mutlusu yoktur artık şu dünyada... derisiyle güneşi süzer. dalgaları öyle bir alteder ki fırtınalar çaresiz kalır, yenilirler bu sevdaya... onları bile hayretler içerisinde bırakan bu aşkın sonunu bekler herkes.
her şeyin sonunda harikulade ‘ deniz kızı ’na ulaşmak ister artık... direnir, çabalar, seferberlik ilan eder vücudunun dört bir yanında... cebinde biriktirdiği umutlarıyla bir gün ona sahip olmayı bekler.
unutma ki deniz kızı ; aşk sabır ister...
aşıksa hiçbir şey. . .
Mayıs 01, 2006
Artık 4C var!
'Söylediğin her şey doğru olsun; ama her doğruyu söyleme!'
İletişimin kurallarından biri olarak kabul edilen bu kavramdan yola çıkarak pazarlamanın iletişiminde yaşanan değişimlere göz atmakta fayda var.
Pazarlama iletişiminde yaşanan son gelişmelerden sonra
artık pazarlamanın 4P ’si günlük uygulamalarda ve iş süreçlerinde
4C ’ye dönüşmüş kabul ediliyor.
Bundan sonra;
Product (Ürün) yerine Customer Value (Tüketici Değeri),
Price (Fiyat) yerine Cost (Değer),
Place (Yer) yerine Convenience (Ulaşılabilirlik) ve
Promotion (Tutundurma) yerine Communication (İletişim) bileşenleri var.
4C vatana millete- marketinge advertisinge hayırlı uğurlu olsun!
Profilo: Lüzum Yok!
Reklam serisinin daha önce de bahsettiğim gibi katmanlı mizahtan yararlandığını düşünüyorum.
Farklı yaşlarda ve sosyal sınıflardaki hedef kitle grupları için ince düşünülmüş laflar ve mizah anlayışı…
1. Saç kurutma makinesi filminde her ne kadar dolaylı yoldan Rejoice’u yıllardır taşıyan ‘Yıka ve çık.’ kampanyasına bir gönderme olsa da bunun sorun teşkil edeceğini zannetmiyorum.
Olmadık yerlerden çıkıp ‘Lüzum yok!’ diyen adamın tavırları komik. ‘Sinüzit olmayın!’ diyerek hedef kitlenin sağlığını düşünmesi gerektiğini çok güzel vurguluyor.
Mahallenin Muhtarları, Melekler Adası ve son olarak Kadın İsterse dizilerinden tanıdığımız Burçin Terzioğlu ’nun oyunculuğunu da sade ve başarılı buldum.
Axess reklamları için neden Özgü Namal ’ın seçildiği konuşulurken; bunun altında izlenme rekorları kıran ve halkın(!) sevgilisi haline gelen dizi oyuncularının yarattığı ekstra sempatinin yattığını düşünüyorum.
2. Elektrik süpürgesi filminde ise gayet enerjik, sevimli ve hoplayıp zıplayan bir yüzle karşı karşıyayız. Yiyip süpürme üzerine yapılan espri biraz lafta kalsa da, elektrik süpürgesinin krakerleri yerden silip süpürmesi gerçekçi olmasa da, ‘Siz de hoplayın zıplayın işte!’ lafı durumu toparlıyor.
Espri kimine göre bayat gelse de adamın tavırları ve reklam serisinin kardeşliği durumu kurtarıyor. Bu arada, bir yandan kraker yerken bir yandan yerlere dökmek bana biraz tuhaf geldi.Böyle kraker yiyen var mı aranızda..?
3. Ütü filminde ise Kırışık Enstitüsü Cenevre ’den bir doktorun dublajına başvurulması, yabancı hekimin ‘Doğanın bize sunduğu bu mucizeden yararlanıyoruz.’ ifadesinden sonra salatalık göstermesi, adam ‘Lüzum yok!’ dediği anda ‘Mais, qu’est que tu fais?’ diye şaşırması, adamın ‘Kimseye mahcup olmayın!’ sosyal mesajı ve reklamın sonunda hekimin salatalığı yemesi kasarak da olsa filme renk katmış.
Bu filmi diğer iki filme göre uzak buldum. Keşke kırışıklıkları düzeltmek fikrini Ayşen Gruda ’nın filmlerinde gördüğümüz gözlere salatalık yerleştirme sahnesinde kullansalardı çok daha samimi olunabilirdi.
4. Çay makinesi filminde adamın yine olmadık bir yerden çıktığını ve soğuk çaylara savaş açtığını görüyoruz. ‘Alın bi tane düzgün çay için! Sıcak sıcak… Oooh miss!’ derken insanın hemen gidip çay demleyesi geliyor.
‘Lüzum yok!’ mu dersiniz..? Demlemeden olur mu canııım…
Dayanıklı küçük ev aletleri için yapılmış olan farklı ve sevimli reklamlar için tebrikler…
Afiyet olsun!
habersiz - sensiz
sen yüreğinde...
biri kapkara,
diğeri ona inat
ak mı ak.
sarı bir sayfada
buluşuyorlar tesadüfen,
bir o kadar da tezat durumdayken...
düşünürken biz bunları
kaderlerini çizen şair
siyahla beyazı tek renge;
senle kalemini de tek ahenge
öyle bir çeviriyor ki...
dizeler habersiz,
anlam buluyor şiirinde.
yürek sensiz,
aşkı tadıyor kendince.
hep bir şey olmaksızın
seyrediyor gönül gönlünce.
şiirler bihaber belki ama;
yürekler beraber.
eksiğiyle fazlasıyla,
her ikisi de olanların farkında.
şiiri bitiyor bir yerde şairin
alevlenmeyi bekleyen başka aşklar üzerine...
kara kalem mürekkepte,
sen ise yüreğinde...
beyaz düslerim-yeter ki gel
gök beyaz yer beyaz olsun
geceyle gündüz bembeyaz
gitsin bütün siyah yerler
kaybolsun siyah noktalar
bir tek sen kal beyazlar içinde
çeşm-î beyazım ol mesela
çağla üzerime üzerime
ışığım ol
aydınlat beni
yol göster bana
pusulam ol
kurtar beni n’olur
çelimsiz karanlıklardan
gerektiğinde loşluğunla gel
yeter ki zifiri karanlıkta koma beni
güller açsın yüzünde
beyaz beyaz gülüver
gülbeyazım ol mesela
buket buket bakıver
öyle derin değil ama
yaralama beni
hançerleme bakışlarınla
dayanamıyorum acına
gözlerin ıslak
ben ıslak
masumiyetin zulmü
vicdanın hükmü
biri mahkum
diğeri cellad
bitsin bu esaret
yaralandım sol yanımdan
kalbim fena hallerde
deşme daha fazla
harmanlanmaya yüz tutmuş gönlümü
acınla şefkatinle gelme bana
sevginle saflığınla gel
çocuk ol mesela
henüz altısında
masalların dünyasında
hayatın aslından uzak
hayallerin ortasında
kandırma beni
oyun oynama benimle
yalanlarını salıver
ruhumun parçası olmaya gel
bir gün ihtiyacın olursa eğer
beyaz gülüm güvercinim
bu dünyadaki dayanağım
dikeninle kanatlan gel
bir gün gel
ama yeter ki gel
kime yaşıyorum..?
insanoğlunun yakasına yapışan ve doğumundan beri bırakmayan bir bencilliktir aldı başını gidiyor. haklı bir bencillik bizimkisi. yemek yiyorum, su içiyorum, sinemaya gidiyorum, sınavıma çalışıyorum, erken kalkıyorum, ilişki yaşıyorum, dertlerimi paylaşıp daha az üzülüyorum, seviyorum, görüyorum, biliyorum; yani hep kendi adıma bir şey yapmakla meşgul oluyorum. bütün bunlar kendimiz için değil de kim için peki? kimlerin çıkarına çalışıyoruz ki? her işin altından bir ben çıkıyor kazdığınızda.
çevrende bu kadar insan varken aralarında ihmal ettiğin birileri mutlaka olacaktır; sen istemesen de fark etmesen de...gurbettesin her şeyden önce... annen, baban, kardeşlerin... yeni doğan kuzenin mesela... adı neydi kerâtanın? evlenen teyzenin kocası ne iş yapıyordu sahi? mahallenden, eskilerden kimler kaldı acaba? çocukluğumun bakkalı taşınmış. kim bilir nerelerdedir şu an pekmezci Hüseyin amca? pisti filan ama iyi adamdı. her gün okul dönüşü bulmacasını çözerdiniz ya beraber...ne günlerdi be..! köydeki Elmas teyze ne yapıyordur? yeni doğan buzağıyla kim ilgilenecek peki? babaannem de tandırda gözleme mayalıyordur herhalde; ne yapsın kadıncağız?-yaş olmuş yetmiş... 22.00 TRT haberlerini hiçbir şey anlamasa da seyreden dedeme ne demeli? ne de benzerdi Musa Eroğlu’na , bakar bakar gülerdik ya hani...arkadaşların ne yapıyordur? ortaokuldan iki üç tanesi aklında, birisi Konya’da...4 yıla kalmaz doktor olur çıkar karşına ‘Dr. Mehmet Bey’ diye 10 yıllık kankan Memoş... liseden dostlarını ne yapmalı? yakında olup görüşemediklerin, uzakta olup arayıp da soramadıkların... aklından bir an bile çıkartamadığın tertemiz duygu yüklü platonik aşkını ne yapmayı düşünüyorsun? çok beğendiğin halde yüz vermediğin ela gözlü kıza ne olacak? bir de hemen yan sınıfta bakışlarını gizleyemeyen utangaç kızın halini düşünsene!
ama biliyorum söyleniyorsun kendi kendine, bağırıyorsun, kızıyorsun bu düzene, bir tane var benden; bedenim-ruhum keşke bölünebilse diyorsun ya nafile! senin de bir kalbin var... bilirsin ne de hassastır o... o kilidi ne zaman, nerede ve nasıl kıracaksın?
neden bunca yaşanan alenen acılar? acı çekeceğim diye çekilmek her şeyden... alıkoymak kendini heyecandan... korkmak keder-i aşktan... kaçmak sevdiğinden... savrulmak alabildiğine... unutamamak maziyi... sevmek ölesiye... ölmek sevesiye... ama o bilmemek... ya da bilip de bilmemezlikten gelmek... hep atmak bir yerlere... içten savaşmak daima... olmak ya da olmamak... belki de olamamak...olmanın olmasını; olmamanın da olmamasını beklemek... nedendir bu boyun eğmeler, çaresizliğe yönelmeler? hayat boyu bunu benimsemek nedendir? ne saçma anlayıştır bu..?
her şeyi analizle çözeceğimizi sanıyoruz, yanılıyoruz, tıkanıyoruz bir yerde... takılıyoruz basamaklara, düşüyoruz aşağılara... sorun sorunu bulamamakken, herkes sorun yaratma peşinde... çözüm bulanı dışlarken hayatta; sorun çıkartanı basıyoruz bağrımıza... bu ayrıntıyı anlayabilseydik hayatta, yıllardır varlığımızı varsayıp yokluğumuzu tartışırdık... varolmak düşünmekse,düşünmek inanmaksa, inanmak sevmek; sevmek de yaşamaksa şu tik taklı dünyada, yaşıyorum ya... kime yaşadığımı bilmeden yaşasam da...
aşk ve integral üzerine
masamda senin resmin ve matematik
notlarım var. seni ve integrali düşünüyorum kısaca.
yarınki eşsiz güzelliğini ve sabahki zorlu sınavımı iple çekiyorum.
bilirsin… benzersiz zorluklar bana adanmış…
sen ve integral...
ikiniz de oldukça zorsunuz; ama sanırım imkansız değilsiniz.
umudumu yitirmeden hayatıma ve ln x' lerime devam ediyorum.
belki bir gün, olur ya sıradan bir gün işte, ikinizi de çözerim bir anda.
belli mi olur..?
integralden yana şüphem yok; zira senden yana oldukça çok.
aranızdaki farka gelince;
senin formülün yok-duyguların var…
onun ise duyguları yok-formülü epey çok!
ortak noktanız ise yaşananlar soyut ve
iki ilişkide de kandırmacaya yer yok (!)
öyle mi dersin...?
